| 1509 NO LU RİZE ŞERİYYE SİCİLİ IŞIĞINDA RİZE DE SOSYAL HAYAT - III |
|
|
|
İKİNCİ BÖLÜM 2. 1509 NO’LU RİZE ŞER’İYYE SİCİLİ’NİN DEĞERLENDİRİLMESİ 20. Sicilin Genel İçeriği Üzerinde çalıştığımız sicil örneği ise Hicrî 1330-32 (Miladî 1911-13) tarihlerini kapsayan, içerisinde 608 adet kaydın yer aldığı, 389 sayfalık, 1509 no’lu son Rize Şer’iyye Sicilidir. 608 kaydın ilk 367 adetlik kısmı Hicrî 1330-31 tarihlerini, diğer 241 adetlik kısmı ise Hicrî 1331-32 tarihlerini kapsamaktadır. Defter 11 Muharrem 1331 tarihli hükümle başlayıp 27 Recep 1332 tarihli hükümle sona ermektedir. İkinci kısımla ilgili kayıtlara, dipnotlarda adet numarasının yanına iliştirilen B harfi ile işaret edilmiştir. Sicildeki yazı türü tâlik olup, yazının birkaç katip tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Defterdeki yazılar genellikle okunaklı ve düzgün yazılmıştır. Bazen sayfa sonlarında, sığmayacak olan hükümlerin bir sonraki sayfaya taşmaması için çok karışık ve okunması zorlanacak derecede birbirlerine girdikleri olmuştur. Aynı hükümle alakalı bazı bilgiler, ufak notlar halinde defterin kenarına iliştirilmiştir. Ayrıca kayıtlar yazılırken tarih sırası pek gözetilmemiştir. Sayfalara numara verilmemiş, sadece adet sırasına göre tanzim edilmiştir. Çalışmamıza esas olan 1509 no’lu Rize Şer’iyye Sicili Defteri’nin Milli Kütüphane’de bulunan 8226 numarada kayıtlı mikrofilminin Rize Halk Kütüphanesi’nde bulunan kopya mikrofilm ve fotokopilerinden yararlanılmıştır. Tanzimat’ın ilanından sonra şer’i mahkemeler sadece şer’i davalara bakar hale geldiklerinden incelediğimiz sicil örneği şu tip davalara yer vermektedir. Küçük yaşta evlilikten doğan anlaşmazlıklar, arazi, tecavüz, yol tahrip, veraset, nafaka, emlak, ortaklık, teçhiz, tekfin, adam kaçırma ve eşkıyalık, adam öldürme ile ilgili davalar, hisse satımı, satılan malların parasının verilmemesi üzerine mahkemelik davalar; ağaç kesme, ark, tokmak, yayla, değirmen suyu ile ilgili anlaşmazlıklar; miras taksimleri, vâsi tayini, vekil tayini; arazi satımı, kocaya itaat uyarıları, imam atamaları, mehir talebi, mal vakfedilmesi, eytam müdürlüğünden kefil gösterilerek borç alınması, cami işlerini yürüten mütevvellilerin atanması, kocanın karısına mesken temin etmemesinden doğan davalar, Müslim-Gayrimüslim kişiler arasındaki davalar, davaların ve malların devredilmesi gibi hususlar bu sicilde kayıtlıdır. Bunun dışında bu sicilde bir kanun-i muvakkit; Ramazan bayramı, Kurban bayramı, Miraç gecesi, Berat gecesi bildirileri bulunmaktadır. 21. Sicilde Geçen Köy, Mahalle ve Sülâle İsimleri Köy isimleri tablosu: Eski Adı Yeni Adı Eski Adı Yeni Adı Mahalle isimleri tablosu: Çırakcı Filyoz
Sicilde geçen sülâle isimleri: 22. Aile Hayatı 220. Ailenin Oluşumu 2200. Evlilikte Rıza Buluğ çağına girmeyen çocuklar veya küçük yaştakiler diye ifade edebileceğimiz bireyler de, erginlerle birlikte aynı toplum içerisinde yaşamaktadırlar. Küçük yaştakilerin erginlerden farklı tarafı, ailevî ve toplumsal sorumluluklarını velilerin üstlenmesidir. İslâm hukukunda “velâyet” diye tanımlanan bu sorumluluk sosyal bir olgu olan evlenme konusunda da dikkate alınmıştır. Bazı velilerin küçük yaşta olan çocukları adına nikâh akdi yapabilecekleri düşünülerek, İslâm mezhepleri, bu konudaki görüşlerini ortaya koymuşlardır. Örneğin Hanefi mezhebinde, akıl-baliğ olmayan erkek ve kızların eğer velilerinden biri yoksa hâkim izni olmadan yapacakları evlilik akitlerinin geçerli olmayacağı yönünde fetva verilmiştir . Hanefi mezhebi velilerin (baba ve dede hariç) çocuklarını evlendirmesi halinde çocukları, rüştlerine eriştiklerinde, evliliği geçerli sayıp-saymama konusunda özgür bırakmıştır. Bu karar “buluğ muhayyerliği” şeklinde normlaştırılmıştır. Ancak küçük yaşta evlendirilen ve evliliği istemeyip iptal ettirmek isteyen erkek veya kızın akıl-baliğ olur olmaz şahitler huzurunda kararını açıklaması şart koşulmuştur. Buna ek olarak iptal kararının geçerliliği için de kadı kararı gerekli görülmüştür . Şüphesiz burada ister istemez, buluğa ermeden evlendirilen kız çocuklarının kocalarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıkları sorusu akla gelmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen’e göre, bir çocuğun nikâhı akdedilmekle hemen zifaf icrası gerekmeyeceği aşikârdır . Zira İslâm, bu şekilde akdedilmiş evlenmenin esas hüküm ve neticelerini, kızın buluğa ermesine kadar askıda bırakmıştır. Bunun sebebi, küçüğün fiziki bakımdan olgunlaşmasını beklemek ve sonuçta evliliğin kadının sıhhatine zarar vermesini önlemektir . İşte bu noktada, buluğ çağına gelmemiş gençlerin evlendirilmesiyle alâkalı uygulamaları Rize ailesinde görmek mümkündür. Örneğin, 8 Recep 1331’de Rize’nin Sahor (Sinekli) köyünden olan Hacer bint Şaban isimli kızı, annesi, aynı köyden olan Mehmet ile nikâhlamış; fakat kız ergenlik yaşına girer girmez itiraz etmiş ve nikâhını feshettiğini açıklayarak mahkemeye tescil ettirmiş ve mahkeme de nikâhını iptal etmiştir . Petroz (Kututaş) köyünde yaşayan ve vasisi tarafından küçük yaşta nikâhı yapılan Hacer bint İshak isimli kız, vekili olan Abdulhamid Efendi aracılığıyla 23 Muharrem 1332’de mahkemeye gelerek, akıl-baliğ değilken 13 yaşında kendisinden küçük Yusuf ile nikâhlandığını, akıl-baliğ olduğunda (15 yaşına geldiğinde) ise, nikâhını istemeyip iptal ettiğini beyan ederek mahkemeden evliliğin iptalini istemiş, mahkeme de nikâhın geçersizliğine karar vermiştir . Neticede, söz konusu dönemde Rize’de küçük yaşta olduğu halde, velileri tarafından yapılan nikâh akitlerinin iptali istenen dava sayısı sadece ikidir. Bu miktar aile ile alâkalı davalar arasında küçük bir oranı teşkil etmektedir. 2201. Nikâh İslâm hukukunda aile, kutsal bir yapı olarak değerlendirilmiştir. Ailenin teşekkül edebilmesi için evlenmenin, evlenmenin teşekkül edebilmesi için de nikâh akdi denilen sözleşmenin yapılması şarttır. İslâm’a göre, evlenecek erkek ile kadın arasında akdedilen nikâhın geçerli olabilmesi için resmi bir memurun veya bir din adamının huzurunda yapılması gerekli değildir. Bunun için iki erkek şahit yeterlidir. Ne var ki, nikâhın önemi ve sosyal hayattaki etkisi sebebiyle oldukça erken devirlerden itibaren, akdin hukuki yönünü bilen bir kişi huzurunda yapılmasına itina gösterilmiştir . Nikâhı kıyan kişiler umumiyetle kadılar, naipler veya mahalle imamlarıdır. Ancak birtakım suistimâllerin önlenebilmesi için Kadı’nın, müracaat eden her kimsenin nikâhını kıydığını düşünmemek gerekir. Kadı, önceden mahkemeye başvurup evlenmelerinde hukuki bir mahzur bulunmadığını ortaya koyarak gerekli izni alan ve bir izin kağıdı getiren kimselerin nikâhlarını kıymakta idi . Kadı tarafından, evlenecek gelin ve güvey adayları ile tespit edilen mehirleri, “izinnâme” adı verilen kağıtlara yazılır. İzinnâmeler, tarafların evlenmelerine izin verildiğini ihtiva eder ve mahalle ya da köy imamlarına hitaben yazılırdı . Bu kağıtların özenle saklanması, ileride bilhassa mehir konusunda çıkabilecek anlaşmazlıkların önlenmesi bakımından önemliydi. Örneğin, Rize’nin Emineddin mahallesinden Tuzcuzâde İhsan Bey ibn İzzet Bey ile Ümmü Gülsüm Behice Hanım bint Mehmet Ali Bey, 26 Recep 1332 tarihinde 401 lira-i Osmani mehr-i müeccel ile o tarihte liva naibi olan Necip Efendi’nin mührünü taşıyan bir izinnâme ile evlenmişlerdir . 29 Cemâziyelâhir 1332’de Küçük Samri (Küçükyurt) köyünden olan Ulveoğlu Ömer bin Ali ve Kalçaoğlu Nadire bint Mehmet, yaşları küçük olması sebebiyle velileri tarafından 30 lira-i Osmani mehr-i müeccel karşılığında 14 Cemâziyelevvel 1332 tarihinde çıkarılan bir izinnâme ile evlenmişlerdir . Burada şu hususa da değinmekte fayda vardır. Kadı, naip ya da onların müsadesiyle mahalle ve köy imamlarına nikâh akdedilmesi esnasında genellikle evlenecek kız ve erkeğin bizzat bulunmalarının yanı sıra bazen bunların vekilleri tarafından temsil edildiklerini de görmekteyiz. Muskas (Çeşmeköy) köyünden olup 12 yaşında olan Hacıoğlu Rıfat bin Kel (Gül) Ali ile 18 yaşındaki Osmanoğlu kerimesi Emine bint Mansur velilerinin vekilliğinde evlendirilmişlerdir . 11 Safer 1331 tarihinde Zavendik (Çiftlik) köyünde 3 yaşındaki Çalıkoğlu kerimesi Gülçehre bint Yakub ile 8 aylık olan Arğaloz (Yanıktaş) köyünden Gençoğlu Hasan bin Memiş 500 kuruş mehr-i müeccel karşılığında velilerinin izni ile evlendirilmişlerdir . Buradan şu sonuca varılabilir: M. Akif Aydın’ın da işaret ettiği gibi Osmanlı toplumunda evlenmelerin, devletin her türlü kontrolünden uzak, alım-satım gibi alelâde bir müessese olmadığı fikrini destekleyici veriler elde etmemiz mümkündür . Aksine, devletin sıkı denetim altında tuttuğu, dinî olduğu kadar aynı zamanda medenî akitlerdir. 2202. Mehir Örneğin, 27 Receb 1332’de Rize’nin Hamalyoz (Balıkçılar) köyünden olan Çolakoğlu kerimesi Meryem bint Yahya, Perkam (Demirhisar) köyünden Hacı Ömeroğlu Mahmut bin Ahmet ile 10 lira-i osmani mehr-i müeccel ve 3 lira mehr-i muaccel ile evlenmişlerdir . Mehr-i müsemma ile ilgili olarak bir örnek vermek gerekirse, 8 Muharrem 1332’de Rize’nin Kavaroz (Gülbahar Sultan) mahallesinden olan Gül Hanım bint Rıfat Efendi, Mapavri (Çayeli) nahiyesinin Yaka köyünden Sofoğlu Hacı Mahmut Efendi ibn Ömer Efendi ile 17 adet Osmanlı lirası mehr-i müsemma karşılığında evlenmişlerdir . Rize’de söz konusu dönemde mehrin kadınlara sağladığı ekonomik statüyü anlamak için kesin değerlendirmelerde bulunmak güç olsa da bir kanaat oluşturmaktadır. Örneğin, ilgili dönemde bir kara sığır inek 4 adet Osmanlı (4 adet yüzlük mecidi altın) lirasına satılmaktadır. Bugünkü fiyatlarla karşılaştırıldığında mehir miktarı belirlenen kadının mehir ile kazandığı ekonomik statüsü hakkında belirli bir kanaat elde edilebilir. Mehir kadınlara önemli bir ekonomik gelir getirici işlevde bulunurken, kocalara önemli bir ekonomik yük olmuştur. Dönem itibarıyla merak edilen konulardan birisi de çok eşle evliliktir. 2203. Çok Eşle Evlilik 12 Ramazan 1332’de Rize’nin Ğorğor (Büyükköy) köyünden olan Ofluoğlu kerimesi Havva bint Memiş’in mahkemeye gelerek Kanboz Kaşatoz (Islahiye) köyünden olan eşi Topuzoğlu Haşim bin Mahmut’un üzerine başka bir kadın daha aldığı ve nafakasını temin etmediği gerekçesiyle mahkemeye başvurduğu tespit edilmiştir . Netice itibarıyla söz konusu dönemde Rize’de, birden fazla kadınla evlenme oranı düşüktür. Dolayısıyla tek kadınla evliliğin yaygın bir evlilik tipi olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda daha isabetli sonuçlara ve genellemelere gidebilmek için Rize ile alâkalı bir sicille yetinilmemesi gerekir. 2204. Eşlerin Ailedeki Statüleri İslâm, aile yöneticiliğini kocaya vermiştir. Her aile üyesinin ailedeki fonksiyonunu düzenli olarak yerine getirebilmesi, üyelerinin gözetilmesi, ailenin devamı ve korunması için gerekli olan yöneticilik rolünün, keyfi ve nefsâni arzular için kullanılmasına ise izin verilmemiştir . Toplumda karı-koca birlikte bir şahsiyet olarak değerlendirilmiştir . Kocanın yöneticiliğine itaat, İslâm ahkâm ve ahlâkına uygun olduğu sürece olup, zulüm ve haksızlık durumunda yargıya başvuru hakkı vardır . Osmanlı ailesinde, erkeklerin/kocaların eşlerine gerektiği gibi değer vermediği, onları ev içerisinde sadece ev işleri yapan hizmetçiler olarak kullandıkları şeklinde yaygın bir kanı mevcuttur . Toplumun içinde bile kadının statüsü, ait olduğu toplumsal tabaka veya gruba göre farklılıklar gösterebilmektedir . On yedinci yüzyılda Kayseri’de kadınların durumu üzerine bir inceleme yapan R.C. Jennings, Batılı milletlere karşı bir reddi veya itirazı ifade eden çarpıcı sonuçlara ulaştığını, özellikle şer’iyye sicilleri üzerinde detaylı çalışmaların yapılması gerektiğini ortaya koymuştur . Hicrî 1330-32 yılları arasını kapsayan şer’iyye sicili üzerinde yapmış olduğumuz incelemelerimizde, sanılanın aksine, kadının toplumda sosyal bir statüye sahip olduğu, kendi işlerini görmek için mahkemeye başvurduğu, ekonomik hayatta da söz sahibi olduğu görülmektedir. 29 Cemâziyelâhir 1332’de Trabzon’un Faros mahallesinden Ayşe bint Abdullah ve kızı Esma aynı mahallede sahip oldukları bahçeli bir mülkü Rize’nin Yeniköy mahallesindeki Yanaroğlu Mehmet Usta ibn Ömer Reis’e satmıştır . Kadının toplumdaki sosyal statüsü ile ilgili olarak, incelediğimiz kayıtlardan hareketle göz önüne getirmek istediğimiz bir başka hususiyet de kadınların borç-alacak ilişkileri içerisindeki yeridir. 608 adet kaydın 39’unu (%6,4) alacak davaları teşkil ediyor. Bu alacak davalarının yalnız bir tanesinde kadının alacaklı konumunda olduğu tespit edilmiştir. Bahsi geçen kadının kendi parasını alabilmek için kocasını onun ailedeki statüsüne bakmaksızın dava ettiği görülmektedir. Örneğin, 10 Rebîülâhir 1330’da Rize’nin Roş (İrşadiye) mahallesinde ikamet eden Hamide bint Ömer, eşi Mehmet’ten 95 lira 75 kuruş alacağının 7 lira 72 kuruşunu tahsil edebilmiş. Geriye kalan parayı almak için mahkemeye başvurmuştur . 221. Ailenin Dağılması 2210. Süt Haramlığı 2 Rebîülevvel 1332’de Rize’nin Kura-i Seba nahiyesinin Kohser-i Ulyâ (Çamlık) köyünde ikamet eden Aynacınınoğlu kerimesi Zinnet bint İbrahim ve Aynacınınoğlu Ahmet bin Yusuf süt kardeşi olduklarını sonradan öğrenmeleri üzerine mahkemeye başvurup ayrılmışlar . 19 Rebîülevvel 1332’de Rize’nin Büyük Samri (Kaplıca) mahallesinden Kalafatoğlu Rıdvan bin Mustafa, Kalafatoğlu kerimesi Gül Cemal bint Osman’ın kız kardeşi hükmünde olduğunu söyleyerek mahkemeye gelip boşanma talebinde bulunmuştur . Görüldüğü üzere Osmanlı toplumunda evliliğin gerçekleşmesi hususunda İslâm Dini ve kültürel değerler, etkin rol oynamışlardır. Bu değerler evlenilmesi yasaklanan kişilerin de belirlenmesini sağlamıştır. 2211. Boşanma ve Sonuçları Sicillere kaydedilmiş olan boşanma kayıtlarından hareketle boşanma sebeplerinden birinin şiddetli geçimsizlik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu tür boşanmalarda dikkatimizi çeken en önemli hususlardan birisi de, genellikle kadınların bu sebeple boşanmayı arzu etmiş olmalarıdır. Sicilde karı-koca arasındaki şiddetli geçimsizlik “hüsn-i imtizac” ya da “hüsn-i muaşeret” bulunmaması şeklinde ifade edilmektedir. Bu tür kayıtlara sicilde iki yerde rastlanmaktadır. Evlilik hayatının devamını kendi açısından mümkün görmeyen bir kadın, mahkemeye gelerek boşanma talebinde bulunmuştur. Örneğin, 24 Cemâziyelâhir 1332’de Rize’nin Atina (Pazar) kazasının Vanik (Örnek) köyünden olup Kanboz köyünde oturan Kırkoroğlu kerimesi Emine bint Salih mahkemeye gelerek, Kanboz Kaşatoz karyesinden olan eşi ile beş seneden beri 800 kuruş mehr-i müeccel ile evli olmalarına rağmen aralarında hüsn-i muaşeret olmadığını (geçimsizlik olduğunu) belirtmiştir. Mehir, iddet nafakası ile maûnet-i sûkna hakkından feragat ettiğini belirterek boşanma talebinde bulunmuştur. Eşi de boşanma talebini kabul etmiş. Mahkeme de onları boşamıştır . 16 Recep 1332’de Rize’nin Rados (Uzunköy) köyünde ikamet eden Reisoğlu kerimesi Musibe bint Hacı Salih mahkemeye gelerek Hanes (Bıldırcın) köyünden Mustununoğlu Hamza bin Süleyman ile bir seneden beri yediyüz kuruş mehr-i müeccel ile evli olduklarını ancak aralarında hüsn-i imtizac olamadığını (geçimsizlik olduğunu ) belirtmiş. Mehir, iddet nafakası ile maûnet-i sûkna hakkından feragat ettiğini belirterek boşanma talebinde bulunmuştur. Eşi de boşanma talebini kabul etmiş mahkeme de onları boşamıştır . Kadı’nın ve şahitlerin huzurunda gerçekleşen bu tür boşanmalara “muhalaa-i sahiha-i şer’iye” denilmektedir. Kadının boşanma karşılığı olarak ödediği bedele ise “hul‘” bedeli adı verilmektedir. Bu tür boşanmalarda kadın, genellikle mehr-i müeccelinden feragat etmekte ve kocasından iddet nafakası ile mesken masrafları (meûnet-i sûkna) talebinde bulunmayacağına dair beyanda bulunmaktadır . Küçük çocukların nafakasını da üstlenerek ve kocası ile anlaşarak boşanan kadınlar, zor durumda kaldıklarında ve çocukların nafakasını temin edemeyecek derecede ekonomik güçlüklerle karşılaştıklarında kadıya başvurarak, kocalarının itirazına rağmen , çocukların nafakası ve zarûrî ihtiyaçları için babaların üzerine nafaka takdir ettirmişlerdir. Nafaka miktarı erkeğin ve kadının sosyo-ekonomik konumuna göre değişmektedir . Bazen de kadın kendi hakkından feragat etmesine rağmen, çocuğunun nafakasını talep etmektedir. Bir önceki boşanma örneğinde, kadın kendi haklarından feragat etmesine rağmen çocuğu için nafaka talebinde bulunmuştur. Mahkeme de çocuk için aylık 30 kuruş nafaka takdir etmiştir . Kadın ile koca arasındaki geçimsizlikler her zaman boşanma ile sonuçlanmamaktadır. Böyle durumlarda mahkeme tarafından tembih işlevi devreye girerek kadın ile koca arasında ailenin daha sağlıklı yürüyebilmesi için bir hukuki koruma oluşturulmuştur. Rize’nin Mapavri nahiyesinin Yaka köyünden Kürdoğlu Dursun bin Ahmet, eşi ölüp dul kalan Camkıranoğlu kerimesi Fatıma bint Abdulhamid ile iki seneden beri 1500 kuruş mehr-i müeccel ile şahidler huzurunda evlenmişler. Bir süre sonra Fatıma evliliğe riayet etmemeye başlamış. Kocası da mahkemeye gelerek eşinin eve gelmesi için ona tembihte bulunulmasını talep etmiş . Bu şekilde, mümkün olduğu kadar ailenin devamı hedef alınmaktadır. 11 Safer 1332’de Rize’nin Hanzi (Sandıktaş) köyünde ikamet eden Hacı Selimoğlu Abdülhamid Efendi ibn Ahmet aynı köyden Süleymanoğlu kerimesi Fatıma bint Hüseyin ile 1300 kuruş mehr-i müeccel ile evli olmalarına rağmen, Fatıma evlendikten 15 gün sonra babasının evine kaçmış. Abdulhamid de mahkemeye gelerek eşinin eve dönmesi talebinde bulunmuştur. Mahkeme de Fatıma’ya eşine dönmesi için tembihte bulunmuştur . Boşanmaya karar verildiğinde eşler, bizzat veya vekilleri vasıtasıyla mahkemeye müracaat ederek bu kararlarını kadıya bildirmekte ve kadının huzurunda mehir ve iddet nafakası işleri halledilerek karşılıklı ibralaşılmaktadır. 23 Cemâziyelâhir 1332’de Rize’nin Harvel (Hoşköy) köyünde ikamet eden Kocamanoğlu Mustafa bin Hasan, eşi olan Gül Hanım bint Mustafa ile 13 yıllık evli olmalarına rağmen, onu üç talakla boşamıştır . 9 Muharrem 1332’de Andre (Hurmalık-Kayabaşı) köyünden İsmailoğlu İsmail bin Hasan 141 kuruş mehr-i muaccel ve 400 kuruş mehr-i müeccel ile Zehir Alioğlu kerimesi Sabire bint Ali ile 10 senelik evli iken, Sabire, kocasının kendisini Hicrî 1328’de üç talak ile boşadığını iddia ederek Taşcıoğlu Mehmet bin Hasan’a kaçmış. Mehmet de Sabire’nin, eşinden ayrıldığını ve kendisinin iddetini tamamladığını söyleyerek onunla evlendiğini iddia etmiş. İsmail de bunun üzerine Sabire’nin hâla kendi eşi olduğunu ve o tarihte Dersaadet’te ikamet ettiğini şahitler huzurunda ispat etmiş. Mahkeme de Sabire’yi Mehmet’den ayırıp İsmail’in evine dönmesi için Sabire’ye tembihte bulunmuştur . Kendilerine yetecek kadar nafaka bırakılmadan terk edilen ve uzun yıllar geçse de kocalarından ölü ya da diri olduklarına dair herhangi bir haber alamayan kadınların, Hanefi mezhebine göre boşanma hakları yoktur. Ancak kadınların mağduriyetini önlemek için 16. asrın sonlarına kadar Şafii mezhebinin görüşü esas alınmıştır. Ne var ki 16. asırdan sonra muhtemelen bir fermanla bu imkândan vazgeçilerek tekrar Hanefilerin görüşüne dönülmüştür . Oysa sıkıntı içerisinde olan kadınların, dört yıldan fazla bir süre kayıp kocalarından tefrik edilmemesi, onları zor durumda bırakmıştır. Bu probleme Hanefilerin bulabildiği çözüm, kadın için mahkemece günlük nafaka takdir etmek ve başkalarından borç alabilmesi için izin vermektir . Örneğin, 17 Rebîülâhir 1331’de Rize’nin Kozandinoz (Taşlık) köyünden Kakşioğlu Maksud bin Arslan eşi olan Şahsene bint Abdurrahman’ı nafakasız bırakıp Rusya’ya gitmiş. Şahsene mahkemeye gelerek nafaka talebinde bulunmuştur. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 45 kuruş nafaka takdir etmiştir . 29 Rebîülâhir 1332’de Rize’nin Varankoz köyünden Sufuroğlu Memiş bin Receb eşi olan Sirkecioğlu kerimesi Fatıma bint Kamil’i nafakasız bırakıp Romanya’ya gitmiş. Fatıma mahkemeye gelerek eşinden nafaka talep etmiş. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 60 kuruş nafaka takdir etmiştir . Görüldüğü üzere, evliliğin devamında, dinî, kültürel, sosyo-ekonomik, biyolojik, vb. bakımlardan ailede ciddi sıkıntıların ve olumsuz işlevlerin ortaya çıkacağı anlaşıldığında, aşırı güçlüklerle karşılaşılmadan, evliliklere son verilebilmiş ve aileler çözülebilmiştir. Bu bakımdan ailede, aile ile birlikte, aile üyelerinin her açıdan korunması, onların toplumun sağlıklı birer üyeleri olmaları yönünde toplumsal bir anlayış gayreti, bu dönemde Rize ailesinde gözlemlenmiştir. 222. Koruyucu Aile Müesseseleri Koca veya babadan yoksun bir ailede, dış tehlikelerden korunma ve ailenin nafaka temini ve ilişkilerin düzenlenmesi vb. şeyler büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Karı veya anneden yoksun bir ailede de, çocukların bakımı ve beslenmesi, yetiştirilmesi, karı-koca ilişkilerinin gerçekleşmesi vb. hususlar olumlu anlamda yerine getirilemeyecektir. Bütün bu fonksiyonların aksamasından dolayı aile üyelerinin yeniden topluma kazandırılması için koruyucu aile müesseseleri kurulmalıdır. Bu çerçevede acaba söz konusu dönemde Rize’de parçalanan ailelerin giyinme, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçları ne gibi müesseselerle karşılanmıştır? Burada bu husus ele alınacaktır. Bu müesseseler arasında nafaka ve mehir de olmasına rağmen bunları yazımızın baş tarafındaki kısımlarda değerlendirmeyi uygun gördük. Bu müesseseler dışındakileri değerlendirmeye geçebiliriz. 2220. Vasilik İncelediğimiz sicilde vasilerin velâyeti altındaki çocukların mallarını koruyabilmeleri için vesayetin gerektirdiği bütün işleri yapmaya gücü yetmesi gerekir. Vasiliği reşit olmayana, sefihe, hasta, yaşlı ve aldatabilecek kimseye vermek sahih değildir . Bu şart sicilde “emanet ile maruf istikamet ile mevsuf ve her vecihle vesayet uhdesinden gelmeye kadir” şeklinde geçmiştir. Vasilerin yapmaları gereken bir diğer iş de vasisi oldukları çocukların menkul ve gayr-i menkul mallarını onlar reşit olup kendi işlerini doğru ve hatasız görebilecekleri zamana kadar (vakt-i rüşd-i sedadlarına), korumak ve gözetmek (hıfz ve ru’yet) ve çocukların işlerini düzenlemektir (tesviye-i umur). İncelediğimiz sicilde vasi olarak atanan kimsenin saydığımız özelliklere sahip olduğu ifade edildikten sonra bu husus vasinin ikamet ettiği mahallesinin imam, muhtar ve ihtiyar heyeti tarafından verilen mühürlü bir ilmuhaberle de tescil edilmektedir. Örneğin, 22 Cemâziyelevvel 1331’de Rize’nin Setoz (Ortaköy) köyünde ikamet ediyorken vefat eden Memişoğlu Süleyman bin Mustafa’nın mirası oğlu Mehmet ile kızı Yeter’e kalıyor. Ancak onlar, babalarından kalma miraslarının korunması ve gözetilmesi için henüz küçük yaşta olduklarından amcaları Mustafa vasi olarak mahkeme tarafından tayin edilmiştir . 2221. Hacr ve Terbiye Bir kız veya erkek çocuğu rüştünü ispatlamadan, âkil/âkile olmadan babasından kalan malı istediği gibi tasarruf edemez. Ettiği takdirde, ileride pişmanlık doğuracak zarar ve mağduriyetler olabilir . Osmanlı dönemi uygulamaları çerçevesinde bu tür örnekleri bu sicilde bolca görmek mümkündür. Bir kişi vasi tayin edilirken, çocuğa bakmak, yedirip-içirmek, besleyip-büyütmek, terbiye etmek, babasından kalan terekeyi korumak ve en uygun şartlarda tasarruf etmek şartıyla tayin ediliyordu. Hatta öyle ki vasi tayin edilen şahıs veya şahıslar, çocukların malından kendilerine istedikleri kadar “nafaka ve kisve baha” dahi tayin edemezlerdi. Günün şartlarına göre, babalarına kalan maldan, her çocuk için ne kadar gıda ve giyim masrafı olacağını belirlemek üzere mahkemeye başvurmak zorunda idiler . Mahkemenin tarafların sosyal statüsüne göre (kadr-i ma‘rûf), bir “hüccet”le günlük veya aylık olarak belirlediği “nafaka ve kisve baha” kadar kullanmakla yükümlü idiler . Hâdinelerin (çocuğun gözetimini üstlenen şahıs) genellikle çocuğun babasından ve hayatta değilse, en yakın başka bir erkek velisinden aldıkları ücret miktarları günlük 30 para ile 5 kuruş, aylık olarak ise 7,5 kuruş ile 100 kuruş arasında değişmektedir. 2222. Eytam Sandığı Örneğin, 18 Zilkade 1331’de Rize’nin Kamaşnoz (Mermerdelen) mahallesinden Sarı Ahmetzâde Rıza Efendi ibn Osman Efendi, Eytam müdürü Hafız Harun Efendi huzuruna gelerek vefat etmiş olan Alemdarzâde Hacı Recep Efendi’nin yetimleri Şaban, Ramazan ve Muharrem’in mallarından toplam 1200 kuruş almış olduğunu kefiller göstererek beyan etmiş . Ancak bazen Eytam sandığından alınan paraların ödemesinin geciktiği de olabiliyordu. Bu durumda kefillere, eytam sandığından alınan paranın geri ödenmesi için uyarı yapılmıştır. Rize’nin Samri mahallesinde ikamet eden Kalafatoğlu Hacı İbrahim, Eytam sandığından 607,5 lira akçe borç para almış ama ödememiştir. Mahkeme de kefilleri olan Rıdvan ve Kemal’e borcu ödemeleri gerektiğini bildirmiştir. Mahkeme, bu süre zarfında işleyecek olan nema ve bütün masrafların da kefiller tarafından karşılanacağını belirtmiştir . Diğer bir örnekte ise, Memiş Bey’in Eytam sandığından aldığı paranın ödenmediği için hem Memiş Bey’e hem de kefilleri olan Hacı Şaban ve Memiş ve Hakkı Efendiler’e aldıkları 1500 kuruşu ödemeleri gerektiği ayrıca 232 kuruş da faizinin (%15.5) olduğu sicilde kaydedilmiştir . Eytam Sandıkları, hem yetimlerin mallarını saklamada önemli bir kurum olmuş hem de saklanan para veya değerli eşyaların ihtiyacı olanlara belli şartlar altında verilmesiyle ekonomiye katkı sağlamıştır. Sonuç itibarıyla araştırdığımız dönemde Rize’de “nafaka, mehir, vasilik, hacr ve terbiye, eytam sandığı” gibi kurumlar, aileler çözüldüğünde ailenin geriye kalan üyelerini, özellikle çocukları ve kadınları korumuş, onların sıkıntıya düşmesine engel olmuş ve bu ara dönemi başarıyla atlatmalarını temin etmiş ve yeni bir aile hayatına geçmelerini, topluma katılmalarını sağlamıştır. Neticede bu kurumlar, ilgili kişileri, geçinebilme ve toplumsal ihtiyaçları karşılayabilme açısından olumlu anlamda himaye etmiştir. 23. Müslim-Gayrimüslim İlişkileri Mahallelerin Hıristiyan ve Müslümanların bir arada yaşadığı yerler haline gelmesi taraflar arasında her türlü sosyal ve ekonomik münasebetlerin artmasına uygun bir ortam hazırlamıştır. Öte yandan gayrimüslimlerin Osmanlı kadı mahkemelerine başvurularında her hangi bir kısıtlama olmaması bu ilişkilerin sicillerin ışığında incelenmesini mümkün kılmaktadır. Sicilden tespit ettiğimiz kadarıyla gayrimüslim teb’anın Rize’nin Vonit-i Rum (Atmeydanı) ve Romanoz-i Rum (Akçaköy) mahallerinde ikamet ettiğini söylemek mümkündür. Çeşitli sebeplerle Rize’de yaşayan Hıristiyanlar oldukça sık olarak kadı mahkemesini gerek kendi gerekse Müslüman komşuları ile olan ihtilâflarının çözüm yeri olarak görmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrimüslimler hukuken zimmî statüsündeydiler . Buna göre, zimmîlere hayatlarını kendi dinî ve hukukî esaslarına, geleneklerine göre düzenleme imkânı tanınmıştır. Nitekim incelediğimiz bu sicil örneğinde gayrimüslim teb’a arasındaki vasilik müessesesi hakkındaki dava örneklerinde, vasi tayin edilen kişinin olması gereken özellikleri sıralandıktan sonra mahalle ruhanisi ve ihtiyar heyetinden verilen bir ilmuhaberle de bu husus tescil edilmektedir. Örneğin, 26 Zilkade 1331’de Rize’nin Vonit-i Rum (Atmeydanı) mahallesinde yaşayıp vefat etmiş olan Ğorğoroğlu İstavri bin Ğaristo’nun oğlu Ğorğor ve kızı Sufiye’nin babalarından kalmış malı muhafaza etmeleri için mahalle ruhanisi Yapanikola ve ihtiyar heyetinin verdiği ilmuhaberle anneleri Anti bint Papayano vasi olarak tayin edildiği belirtilmiştir. . Fertler arasında ve özellikle farklı dine mensup insanlar arasındaki ekonomik ilişkilerin boyutu bir kentteki toplumlararası ilişkilere ışık tutmuştur. Nitekim incelediğimiz sicil, şehrin Müslüman ve gayrimüslim halkları arasında borç alıp vermenin olduğunu göstermektedir. Bu kayıtların detaylarına inildiğinde, Müslümanların 7 defa gayrimüslimlere borç verdiği sadece bir kayıtta borç aldıkları görülmektedir. Örneğin, 26 Zilhicce 1332 tarihinde Rize’nin Peşeyan mahallesinden olup Rum milletinden Keşişoğlu Pancu bin Dimitri, Samri mahallesinde yaşayıp vefat etmiş olan Mehmet bin Yusuf’tan 12 lira-i Osmani 65 kuruş borcunu almak için mahkemeye başvurmuştur. Mahkeme de Mehmet’in terekesinden borcun ödenmesi gerektiğini tembihlemiştir . Örneğin, 5 Cemâziyelevvel 1332’de Rize’nin Vonit-i Rum mahallesinden Tellioğlu Yanku bin Yorika ile Kukuloğlu Dimitri’nin eşi Sukiye bint Hacı Karakaş arasındaki halît, şerik ve arazi davalarında Muhzır İbrahim Efendi ile Dervişzâde Hacı Ali Efendi şahitlik yapmışlardır . 21 Rebîülevvel 1332’de aslen Trabzon’un Of kazasından olup, Rize’nin Vonit-i Rum mahallesinde oturan Nikola Efendi bin Araboğlu Anastas, Çarşamba kazasının Kirazocağı köyü hududu dahilinde Hordaman çiftliğindeki iki kıta tarlasını satmak için Çarşamba kasabasının Köprübaşı-i Rum mahallesinde sakin olan Sürmeneli Pancu Dimitri Yapadis bin Dimitri’ye vekâlet vermiş. Mubaşir Sadık Efendi ile İsmail Efendizâde Osman Efendi buna şahitlik yapmışlardır . Bunun tam tersi durumlara da rastlamaktayız. İki Müslüman arasında meydana gelen davada gayrimüslim biri şahitlik veya vekillik de yapabilmekteydi. Örneğin, Rize’nin Hamalyoz köyünden Top Osmanoğlu Hacı Osman Efendi ibn Yakup ile Atyanoz Çıkara köyünden Kavranoğulları Abdullah ve Hasan bin Ali aralarındaki alacak davasında Vasil Efendi ibn Yani vekillik yapmıştır . Bu tür dava örneklerini çoğaltmak mümkündür. Bütün bunlar farklı dine mensup kişilerin ilişkilerinin oldukça yoğun olduğunu göstermektedir. Osmanlı Devleti ırk, din, dil ayırımı yapmaksızın, kendi topraklarında yaşayan herkese eşit ve adil davranmıştır. Alacaklı gayrimüslimlerin alacakları tahsil edilmiş, davalarda gayrimüslimlerin şahitliği kabul edilmiş, vekil olarak Müslümanların davalarına bakılmıştır. Lazistan Sancağı’na bağlı Rize’de müslim ve gayrimüslim teb’a da birbirleri ile güven esasına ve dostluğa dayalı bir münasabet içinde bulunmuşlardır. Sonuç olarak, şer’iyye sicilleri ışığında Rize’de Müslim-Gayrimüslim ilişkileri incelendiğinde fetihten sonraki ilk yüzyılın sonundan itibaren mahallelerin karışık hale geldiği ve bu durumun iki toplumun fertleri arasında komşuluk ilişkilerinin, ekonomik faaliyetlerin gelişmesini kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır. |

