| 1509 NO LU RİZE ŞERİYYE SİCİLİ IŞIĞINDA RİZE AİLESİ İLE İLGİLİ BAZI BULGULAR |
|
|
|
Bu çalışmada, Osmanlı Dönemi Rize Ailesi ile alâkalı bulguları ilk elden kaynakları kullanarak değerlendirmeye çalıştık. Hicrî 1330-32 (Miladî 1911-13) tarihleri arasını kapsayan 1509 No’lu sicil ışığında, XX. yüzyıl başında Rize’de aile hayatının çeşitli yönleri ile ilgili bulguları aşama aşama ele aldık. Ailenin oluşum sürecinden dağılmasına kadar geçen süreçte elde ettiğimiz bulguları değerlendirdik. Ayrıca ailenin dağılmasından sonra ortaya çıkan sosyal güvenlik kurumlarının işleyişlerini inceledik. Osmanlı Rize ailesindeki eşlerin statülerini örnekler ışığında değerlendirmeye çalıştık.
Toplumun tabiî bir öğesi olan aile, insanlığın başlangıcı ile birlikte var olagelmiştir. Aile toplumun varlığının devam etmesinde önemli görevler yüklenmiş, ekonomik hayata yön vermiş, sosyal ve siyasî hayatı düzenlemiş, dinî ve kültürel fonksiyonlar icra etmiştir. Bunların da ötesinde insanlığın varlığı ve yeni nesillerin teşekkülünde evrensel bir kurum olmuştur. Bir toplumun siyasî, sosyal, hukukî ve ahlaki yapısını anlayabilmek için, o toplumun küçük bir modeli olan aileye bakmak gerekir. Ailenin iyi tahlil edilmesiyle, o devlete ait birçok meselenin çözümüne ilişkin ipuçları bulunacaktır. 1. Ailenin Oluşumu Ailelerin evlenmeyle teşekkül ettiği açık bir husustur. Evlenme, aralarında bir evlenme engeli bulunmayan bir erkek ile kadının, ortak bir hayat sürmek ve evlât yetiştirmek amacıyla gerekli bağı meydana getirmek üzere yaptıkları bir akit olarak tarif edilebilir. Ailenin oluşum süreci ve dağılması ile ilgili bulgular o dönemdeki aile yaşantısı ve işleyişi ile ilgili olarak bize güzel ve ayrıntılı bilgiler vermektedir. a. Evlilikte Rıza Bazı velilerin küçük yaşta olan çocukları adına nikâh akdi yapabilecekleri düşünülerek, İslâm mezhepleri, bu konudaki görüşlerini ortaya koymuşlardır. Örneğin Hanefi mezhebinde, akıl-baliğ olmayan erkek ve kızların eğer velilerinden biri yoksa hakim izni olmadan yapacakları evlilik akitlerinin geçerli olmayacağı yönünde fetva verilmiştir[3]. Hanefi mezhebi velilerin (baba ve dede hariç) çocuklarını evlendirmesi halinde çocukları, rüştlerine eriştiklerinde, evliliği geçerli sayıp-saymama konusunda özgür bırakmıştır. Bu karar “buluğ muhayyerliği” şeklinde normlaştırılmıştır. Ancak küçük yaşta evlendirilen ve evliliği istemeyip iptal ettirmek isteyen erkek veya kızın akıl-baliğ olur olmaz şahitler huzurunda kararını açıklaması şart koşulmuştur. Buna ek olarak iptal kararının geçerliliği için de kadı kararı gerekli görülmüştür[4]. Küçük yaşta evliliklerin iptali için mahkeme kararının zorunlu oluşu, incelediğimiz dönemde Rize’de bu tür nikâh iptal davalarının sıklık derecesinin tespitinde önemlidir. Bu davaların sıklığının tespiti ise, gerek erkek, gerekse kadın cinsiyeti bakımından Osmanlı ailesinde çocukları üzerinde yegane otorite sahibi olarak ileri sürülen baba veya benzeri statülerin anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Şüphesiz burada, ister istemez, buluğa ermeden evlendirilen kız çocuklarının kocalarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıkları sorusu akla gelmektedir. Ömer Nasuhi Bilmen’e göre, bir çocuğun nikâhı akdedilmekle hemen zifaf icrası gerekmeyeceği aşikârdır[5]. Zira İslâm, bu şekilde akdedilmiş evlenmenin esas hüküm ve neticelerini, kızın buluğa ermesine kadar askıda bırakmıştır. Bunun sebebi, küçüğün fiziki bakımdan olgunlaşmasını beklemek ve sonuçta evliliğin kadının sıhhatine zarar vermesini önlemektir[6]. İşte bu noktada, buluğ çağına gelmemiş gençlerin evlendirilmesiyle alâkalı uygulamaları Rize ailesinde görmek mümkündür. Örneğin, 8 Recep 1331’de Rize’nin Sahor (Sinekli)[7] köyünden olan Hacer bint Şaban isimli kızı, annesi, aynı köyden olan Mehmet ile nikâhlamış; fakat kız ergenlik yaşına girer girmez itiraz etmiş ve nikâhını feshettiğini açıklayarak mahkemeye tescil ettirmiş ve mahkeme de nikâhını iptal etmiştir[8]. b. Nikâh İslam hukukunda aile, kutsal bir yapı olarak değerlendirilmiştir. Ailenin teşekkül edebilmesi için evlenmenin, evlenmenin teşekkül edebilmesi için de nikâh akdi denilen sözleşmenin yapılması şarttır. İslâm’a göre, evlenecek erkek ile kadın arasında akdedilen nikâhın geçerli olabilmesi için resmi bir memurun veya bir din adamının huzurunda yapılması gerekli değildir. Bunun için iki erkek şahit yeterlidir. Ne var ki, nikâhın önemi ve sosyal hayattaki etkisi sebebiyle oldukça erken devirlerden itibaren, akdin hukuki yönünü bilen bir kişi huzurunda yapılmasına itina gösterilmiştir[11]. Nikâhı kıyan kişiler umumiyetle kadılar, naipler veya mahalle imamlarıdır. Ancak birtakım suistimâllerin önlenebilmesi için Kadı’nın, müracaat eden her kimsenin nikâhını kıydığını düşünmemek gerekir. Kadı, önceden mahkemeye başvurup evlenmelerinde hukuki bir mahzur bulunmadığını ortaya koyarak gerekli izni alan ve bir izin kağıdı getiren kimselerin nikâhlarını kıymakta idi[12]. Kadı tarafından, evlenecek gelin ve güvey adayları ile tespit edilen mehirleri, “izinnâme” adı verilen kağıtlara yazılır. İzinnâmeler, tarafların evlenmelerine izin verildiğini ihtiva eder ve mahalle ya da köy imamlarına hitaben yazılırdı[13]. Bu kağıtların özenle saklanması, ileride bilhassa mehir konusunda çıkabilecek anlaşmazlıkların önlenmesi bakımından önemliydi. Örneğin, Rize’nin Emineddin mahallesinden Tuzcuzâde İhsan Bey ibn İzzet Bey ile Ümmü Gülsüm Behice Hanım bint Mehmet Ali Bey, 26 Recep 1332 tarihinde 401 lira-i Osmani mehr-i müeccel ile o tarihte liva naibi olan Necip Efendi’nin mührünü taşıyan bir izinnâme ile evlenmişlerdir[14]. 11 Safer 1331 tarihinde Zavendik (Çiftlik) köyünde 3 yaşındaki Çalıkoğlu kerimesi Gülçehre bint Yakub ile 8 aylık olan Arğaloz (Yanıktaş) köyünden Gençoğlu Hasan bin Memiş 500 kuruş mehr-i müeccel karşılığında velilerinin izni ile evlendirilmişlerdir[17]. c. Mehir Rize’de söz konusu dönemde mehrin kadınlara sağladığı ekonomik statüyü anlamak için kesin değerlendirmelerde bulunmak güç olsa da bir kanaat oluşturmaktadır. Örneğin, ilgili dönemde bir kara sığır inek 4 adet Osmanlı (4 adet yüzlük mecidi altın) lirasına satılmaktadır. Bugünkü fiyatlarla karşılaştırıldığında mehir miktarı belirlenen kadının mehir ile kazandığı ekonomik statüsü hakkında belirli bir kanaat elde edilebilir. Mehir kadınlara önemli bir ekonomik gelir getirici işlevde bulunurken, kocalara önemli bir ekonomik yük olmuştur. Dönem itibarıyla merak edilen konulardan bir tanesi de çok eşle evliliktir. d. Çok Eşle Evlilik 5 Rebîülevvel 1332’de Rize’nin Kura-i Seba (İkizdere) nahiyesinin Varda (Güneyce) köyünden Alemdaroğlu Hacı Receb Efendi ibn Mehmet[28]’in veraseti, eşleri olan Fatıma bint Hacı Yusuf ve Zehra bint Ahmet’e intikal etmiştir.[29]” Netice itibarıyla söz konusu dönemde Rize’de, birden fazla kadınla evlenme oranı düşüktür. Dolayısıyla tek kadınla evliliğin yaygın bir evlilik tipi olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuda daha isabetli sonuçlara ve genellemelere gidebilmek için Rize ile alâkalı bir sicille yetinilmemesi gerekir. e. Eşlerin Ailedeki Statüleri İslâm, aile yöneticiliğini kocaya vermiştir. Her aile üyesinin ailedeki fonksiyonunu düzenli olarak yerine getirebilmesi, üyelerinin gözetilmesi, ailenin devamı ve korunması için gerekli olan yöneticilik rolünün, keyfi ve nefsâni arzular için kullanılmasına ise izin verilmemiştir[31]. Toplumda koca ile eş birlikte bir şahsiyet olarak değerlendirilmiştir[32]. Kocanın yöneticiliğine itaat, İslâm ahkâm ve ahlâkına uygun olduğu sürece olup, zulüm ve haksızlık durumunda yargıya başvuru hakkı vardır[33]. Osmanlı ailesinde, erkeklerin/kocaların eşlerine gerektiği gibi değer vermediği, onları ev içerisinde sadece ev işleri yapan hizmetçiler olarak kullandıkları şeklinde yaygın bir kanı mevcuttur[34]. Toplumun içinde bile kadının statüsü, ait olduğu, toplumsal tabaka veya gruba göre farklılıklar gösterebilmektedir[35]. On yedinci yüzyılda Kayseri’de kadınların durumu üzerine bir inceleme yapan R.C. Jennings, Batılı milletlere karşı bir reddi veya itirazı ifade eden çarpıcı sonuçlara ulaştığını, dolayısıyla özellikle şer’iyye sicilleri üzerinde detaylı çalışmaların yapılması gerektiğini ortaya koymuştur[36]. 10 Rebîülâhır 1330’da Rize’nin Roş (İrşadiye) mahallesinde ikamet eden Hamide bint Ömer eşi Mehmet’ten 95 lira 75 kuruş alacağının 7 lira 72 kuruşunu tahsil edebilmiş. Geriye kalan parayı tahsil edebilmek için mahkemeye başvurmuştur[39]. 2. Ailenin Dağılması a. Süt Haramlığı b. Boşanma ve Sonuçları Sicillere kaydedilmiş olan boşanma kayıtlarından hareketle boşanma sebeplerinden birinin şiddetli geçimsizlik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu tür boşanmalarda dikkatimizi çeken en önemli hususlardan birisi de, genellikle kadınların bu sebeple boşanmayı arzu etmiş olmalarıdır. Sicilde karı-koca arasındaki şiddetli geçimsizlik “hüsn-i imtizac” ya da “hüsn-i muaşeret” bulunmaması şeklinde ifade edilmektedir. Bu tür kayıtlara sicilde iki yerde rastlanmaktadır. Evlilik hayatının devamını kendi açısından mümkün görmeyen bir kadın, mahkemeye gelerek boşanma talebinde bulunmuştur. Bir başka örnekte, 24 Cemâziyelâhir 1332’de Rize’nin Atina (Pazar) kazasının Vanik (Örnek) köyünden olup Kanboz köyünde oturan Kırkoroğlu kerimesi Emine bint Salih mahkemeye gelerek, Kanboz Kaşatoz karyesinden olan eşi ile beş seneden beri 800 kuruş mehr-i müeccel ile evli olmalarına rağmen aralarında hüsn-i muaşeret olmadığını (geçimsizlik olduğunu) belirtmiştir. Mehir, iddet nafakası ile maûnet-i sûkna hakkından feragat ettiğini belirterek boşanma talebinde bulunmuştur. Eşi de boşanma talebini kabul etmiş. Mahkeme de onları boşamıştır [43]. 16 Recep 1332’de Rize’nin Rados (Uzunköy) köyünde ikamet eden Reisoğlu kerimesi Musibe bint Hacı Salih mahkemeye gelerek Hanes (Bıldırcın) köyünden Mustununoğlu Hamza bin Süleyman ile bir seneden beri yediyüz kuruş mehr-i müeccel ile evli olduklarını ancak aralarında hüsn-i imtizac olamadığını (geçimsizlik olduğunu ) belirtmiş. Mehir, iddet nafakası ile maûnet-i sûkna hakkından feragat ettiğini belirterek boşanma talebinde bulunmuştur. Eşi de boşanma talebini kabul etmiş mahkeme de onları boşamıştır [44]. Kadı’nın ve şahitlerin huzurunda gerçekleşen bu tür boşanmalara “muhalaa-i sahiha-i şer’iyye” denilmektedir. Kadının boşanma karşılığı olarak ödediği bedele ise “hul‘” bedeli adı verilmektedir. Bu tür boşanmalarda kadın, genellikle mehr-i müeccelinden feragat etmekte ve kocasından iddet nafakası ile mesken masrafları (meûnet-i sûkna) talebinde bulunmayacağına dair beyanda bulunmaktadır[45]. Küçük çocukların nafakasını da üstlenerek ve kocası ile anlaşarak boşanan kadınlar, zor durumda kaldıklarında ve çocukların nafakasını temin edemeyecek derecede ekonomik güçlüklerle karşılaştıklarında kadıya başvurarak, kocalarının itirazına rağmen[46], çocukların nafakası ve zarûrî ihtiyaçları için babaların üzerine nafaka takdir ettirmişlerdir. Nafaka miktarı erkeğin ve kadının sosyo-ekonomik konumuna göre değişmektedir[47]. Bazen de kadın kendi hakkından feragat etmesine rağmen, çocuğunun nafakasını talep etmektedir. Kadın ile koca arasındaki geçimsizlikler her zaman boşanma ile sonuçlanmamaktadır. Böyle durumlarda mahkeme tarafından tembih işlevi devreye girerek kadın ile koca arasında ailenin daha sağlıklı yürüyebilmesi için bir hukuki koruma oluşturulmuştur. Rize’nin Mapavri nahiyesinin Yaka köyünden Kürdoğlu Dursun bin Ahmet, eşi ölüp dul kalan Camkıranoğlu kerimesi Fatıma bint Abdulhamid ile iki seneden beri 1500 kuruş mehr-i müeccel ile şahidler huzurunda evlenmişler. Bir süre sonra Fatıma evliliğe riayet etmemeye başlamış. Kocası da mahkemeye gelerek eşinin eve gelmesi için ona tembihte bulunulmasını talep etmiş[49]. Bu şekilde, mümkün olduğu kadar ailenin devamı hedef alınmaktadır. 11 Safer 1332’de Rize’nin Hanzi (Sandıktaş) köyünde ikamet eden Hacı Selimoğlu Abdülhamid Efendi ibn Ahmet aynı köyden Süleymanoğlu kerimesi Fatıma bint Hüseyin ile 1300 kuruş mehr-i müeccel ile evli olmalarına rağmen, Fatıma evlendikten 15 gün sonra babasının evine kaçmış. Abdulhamid de mahkemeye gelerek eşinin eve dönmesi talebinde bulunmuştur. Mahkeme de Fatıma’ya eşine dönmesi için tembihte bulunmuştur[50]. Boşanmaya karar verildiğinde eşler, bizzat veya vekilleri vasıtasıyla mahkemeye müracaat ederek bu kararlarını kadıya bildirmekte ve kadının huzurunda mehir ve iddet nafakası işleri halledilerek karşılıklı ibralaşılmaktadır. 10 Rebîülevvel 1332’de Rize’nin Yalıboyu Ruspa (Uzunkaya) köyünden Kandiloğlu Mehmet bin Osman eşi olan Hacı Sururoğlu kerimesi Ümmü Gülsüm bint Şakir’i üç talakla boşamış. Eşi de vekili aracılığıyla mahkemeye gelerek kocasından mehr-i müeccel hakkı olan 15 lira-i Osmani ile iddet nafakasını taleb etmiştir. 23 Cemâziyelâhir 1332’de Rize’nin Harul (Hoşköy) köyünde ikamet eden Kocamanoğlu Mustafa bin Hasan, eşi olan Gül Hanım bint Mustafa ile 13 yıllık evli olmalarına rağmen, onu üç talakla boşamıştır[51]. Hukuki bakımdan cevaz verilmekle beraber hoş görülmeyen boşanmanın erkek, kadın ve çocuklar açısından bir takım sonuçlar doğurduğu malumdur. Gerçekleşen boşanmanın çeşidine göre farklılıklar gösteren bu sonuçlar; mehr-i müeccel, iddet nafakası ve meûnet-i süknânın verilmesi ya da feragati, iddet tespiti ile çocuğun durumu ve nafakası şeklinde gerçekleşmektedir. İddet müddeti, bilhassa kadının başka birisi ile nikâhlanabilmesi için önemlidir. Bu bakımdan bu konu ile alakalı üzerinde çalıştığımız sicilde 4 adet kayıt bulunmaktadır. İddet müddeti hakkında öncelikle boşanan kadın ve erkek ile mahalle sakinlerinden bilgi alındığı ya da bizzat onların ihbar etmek suretiyle bilgi verdikleri görülmektedir. 9 Muharrem 1332’de Andre (Hurmalık-Kayabaşı) köyünden İsmailoğlu İsmail bin Hasan 141 kuruş mehr-i muaccel ve 400 kuruş mehr-i müeccel ile Zehir Alioğlu kerimesi Sabire bint Ali ile 10 senelik evli iken, Sabire, kocasının kendisini Hicrî 1328’de üç talak ile boşadığını iddia ederek Taşcıoğlu Mehmet bin Hasan’a kaçmış. Mehmet de Sabire’nin, eşinden ayrıldığını ve kendisinin iddetini tamamladığını söyleyerek onunla evlendiğini iddia etmiş. İsmail de bunun üzerine Sabire’nin hâla kendi eşi olduğunu ve o tarihte Dersaadet’te ikamet ettiğini şahitler huzurunda ispat etmiş. Mahkeme de Sabire’yi Mehmet’den ayırıp İsmail’in evine dönmesi için tembihte bulunmuştur[52]. Kendilerine yetecek kadar nafaka bırakılmadan terk edilen ve uzun yıllar geçse de kocalarından ölü yada diri olduklarına dair herhangi bir haber alamayan kadınların, Hanefi mezhebine göre boşanma hakları yoktur. Ancak kadınların mağduriyetini önlemek için 16. asrın sonlarına kadar Şafii mezhebinin görüşü esas alınmıştır. Ne var ki 16. asırdan sonra muhtemelen bir fermanla bu imkândan vazgeçilerek tekrar Hanefilerin görüşüne dönülmüştür[53]. Örneğin, 17 Rebîülâhır 1331’de Rize’nin Kozandinoz (Taşlık) köyünden Kakşioğlu Maksud bin Arslan eşi olan Şahsene bint Abdurrahman’ı nafakasız bırakıp Rusya’ya gitmiş. Şahsene mahkemeye gelerek nafaka talebinde bulunmuştur. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 45 kuruş nafaka takdir etmiştir[55]. 29 Rebîülâhır 1332’de Rize’nin Varankoz köyünden Sufuroğlu Memiş bin Receb eşi olan Sirkecioğlu kerimesi Fatıma bint Kamil’i nafakasız bırakıp Romanya’ya gitmiş. Fatıma mahkemeye gelerek eşinden nafaka talep etmiş. Mahkeme de olayın doğruluğu için şahitleri dinlemiş ve gaip eşi üzerine aylık 60 kuruş nafaka takdir etmiştir[56]. Görüldüğü üzere, evliliğin devamında, dinî, kültürel, sosyo-ekonomik, biyolojik, vb. bakımlardan ailede ciddi sıkıntıların ve olumsuz işlevlerin ortaya çıkacağı anlaşıldığında, aşırı güçlüklerle karşılaşılmadan, evliliklere son verilebilmiş ve aileler çözülebilmiştir. Bu bakımdan ailede, aile ile birlikte, aile üyelerinin her açıdan korunması, onların toplumun sağlıklı birer üyeleri olmaları yönünde toplumsal bir anlayış gayreti, bu dönemde Rize ailesinde gözlemlenmiştir. 3. Koruyucu Aile Müesseseleri Koca veya babadan yoksun bir ailede, dış tehlikelerden korunma ve ailenin nafaka temini ve ilişkilerin düzenlenmesi vb. şeyler büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Karı veya anneden yoksun bir ailede de, çocukların bakımı ve beslenmesi, yetiştirilmesi, karı-koca ilişkilerinin gerçekleşmesi vb. hususlar olumlu anlamda yerine getirilemeyecektir. Bütün bu fonksiyonların aksamasından dolayı aile üyelerinin yeniden topluma kazandırılması için koruyucu aile müesseseleri kurulmalıdır. Bu çerçevede acaba söz konusu dönemde Rize’de parçalanan ailelerin giyinme, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçları ne gibi müesseselerle karşılanmıştır? Burada bu husus ele alınacaktır. Bu müesseseler arasında nafaka ve mehir de olmasına rağmen bunları yazımızın baş tarafındaki kısımlarda değerlendirmeyi uygun gördük. Bu müesseseler dışındakileri değerlendirmeye geçebiliriz. a. Vasilik İncelediğimiz sicilde vasilerin velayeti altındaki çocukların mallarını koruyabilmeleri için vesayetin gerektirdiği bütün işleri yapmaya gücü yetmesi gerekir. Vasiliği reşit olmayana, sefihe, hasta, yaşlı ve aldatabilecek kimseye vermek sahih değildir[57]. Bu şart sicilde “emanet ile maruf istikamet ile mevsuf ve her vecihle vesayet uhdesinden gelmeye kadir” şeklinde geçmiştir. Vasilerin yapmaları gereken bir diğer iş de vasisi oldukları çocukların menkul ve gayr-i menkul mallarını onlar reşit olup kendi işlerini doğru ve hatasız görebilecekleri zamana kadar (vakt-i rüşd-i sedadlarına), korumak ve gözetmek (hıfz ve ru’yet) ve çocukların işlerini düzenlemektir (tesviye-i umur). İncelediğimiz sicilde vasi olarak atanan kimsenin saydığımız özelliklere sahip olduğu ifade edildikten sonra bu husus vasinin ikamet ettiği mahallesinin imam, muhtar ve ihtiyar heyeti tarafından verilen mühürlü bir ilmuhaberle de tescil edilmektedir. Örneğin, 22 Cemâziyelevvel 1331’de Rize’nin Setoz (Ortaköy) köyünde ikamet ediyorken vefat eden Memişoğlu Süleyman bin Mustafa’nın mirası oğlu Mehmet ile kızı Yeter’e kalıyor. Ancak onlar, babalarından kalma miraslarının korunması ve gözetilmesi için henüz küçük yaşta olduklarından amcaları Mustafa vasi olarak mahkeme tarafından tayin edilmiştir[58]. Vasilik kurumu sayesinde yetim veya öksüz kimsesiz, bakımsız ve ilgisiz kalabilecek çocuklar, bu sıkıntıdan kurtulabilmişler, hatta hakkıyla veya gereği gibi malını harcamayan vasilerini yargıya şikâyet edebilmişlerdir. Çocukların mallarına karşı kötü niyet ve girişim besleyecek velilerine ve yakınlarına karşı vasilik, bir sığınak görevi görmüştür. b. Hacr ve Terbiye İslam hukuku, hacr’a maruz kalan kişilerle ilgilenmeyi, onların beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, mallarının korunup en uygun şartlarda tasarruf edilmesi görevini babasına, babasının vasisine, velisine, velisinin vasisine, hâkime, hâkim bulunmazsa cemâat-i müslimîne bırakmıştır[61]. 16 Recep 1332’de Rize’nin Rados köyünden Musibe bint Hacı Salih ile Hanes köyünden Mustununoğlu Hamza bin Süleyman hul yoluyla boşanmışlar. Musibe boşanma sonucunda çocuğu Şevket’in bakımını üstlenmiş. Mahkemeden çocuğu için nafaka takdirinde bulunmuş. Mahkeme de Musibe ve Hamza’nın rızalarını alarak aylık 30 kuruş nafaka takdir etmiştir[66]. Sicilde bunlara benzer örnekler bulmak mümkündür. c. Eytam Sandığı 18 Zilkade 1331’de Rize’nin Kamaşnoz (Mermerdelen) mahallesinden Sarı Ahmetzâde Rıza Efendi ibn Osman Efendi, Eytam müdürü Hafız Harun Efendi huzuruna gelerek vefat etmiş olan Alemdarzâde Hacı Recep Efendi’nin yetimleri Şaban, Ramazan ve Muharrem’in mallarından toplam 1200 kuruş almış olduğunu kefiller göstererek beyan etmiş[68]. Ancak bazen Eytam sandığından alınan paraların ödemesinin geciktiği de olabiliyordu. Bu durumda kefillere, eytam sandığından alınan paranın geri ödenmesi için uyarı yapılmıştır. Rize’nin Samri mahallesinde ikamet eden Kalafatoğlu Hacı İbrahim, Eytam sandığından 607,5 lira akçe borç para almış ama ödememiş. Mahkeme de kefilleri olan Rıdvan ve Kemal’e borcu ödemeleri gerektiğini bildirmiştir. Mahkeme, bu süre zarfında işleyecek olan nema ve bütün masrafların da kefiller tarafından karşılanacağını belirtmiştir[69]. Diğer bir örnekte ise; Memiş Bey’in Eytam sandığından aldığı paranın ödenmediği için hem Memiş Bey’e hem de kefilleri olan Hacı Şaban ve Memiş ve Hakkı Efendiler’e aldıkları 1500 kuruşu ödemeleri gerektiği ayrıca 232 kuruş da faizinin (%15.5) olduğu sicilde kaydedilmiştir[70]. Eytam Sandıkları, hem yetimlerin mallarını saklamada önemli bir kurum oluşturulmuş hem de saklanan para veya değerli eşyaların ihtiyacı olanlara belli şartlar altında verilmesiyle ekonomiye katkı sağlamıştır. Sonuç itibarıyla araştırdığımız dönemde Rize’de “nafaka, mehir, vasilik, hacr ve terbiye, eytam sandığı” gibi kurumlar, aileler çözüldüğünde ailenin geriye kalan üyelerini, özellikle çocukları ve kadınları korumuş, onların sıkıntıya düşmesine engel olmuş ve bu ara dönemi başarıyla atlatmalarını temin etmiş ve yeni bir aile hayatına geçmelerini, topluma katılmalarını sağlamıştır. Bu bakımdan bu kurumlar, onları geçinebilme ve toplumsal ihtiyaçları karşılayabilme açısından olumlu anlamda himaye etmiştir. Sonuç ve Değerlendirme Geçmişi yorumlama iddiasıyla yapılan araştırmaların pek çoğunda gözlemlenen en önemli aksaklıklardan biri kuşkusuz özgün kaynakların gözden kaçırılmasıdır. Bu durum, aileyi konu edinen çalışmalarda da ortaya çıkmaktadır. Çoğu ikincil olan az sayıdaki kaynakların yinelenmesinden oluşan bu tür çalışmalar yeni bir şey getirmedikleri gibi, verilen bilgilerin tartışılmadan doğru kabul edilmesine neden olmaktadırlar. Daha da önemlisi, ailenin oluşum sürecinin, evlilik tiplerinin, ailenin işlevi ve çözülmelerinin, başka bir deyişle aile yapısının, her toplum ve kültüre göre farklılık gösterdiği gözardı edilmektedir. Ailenin oluşum sürecinde nikâh müessesesi, ister erkek ister kadın olsun her iki tarafa da belirli statüler kazandırmış ve bu statüler gereği de belirli roller ve sorumluluklar yüklemiştir. Söz konusu dönemde, Rize ailesinde koca, ailede mutlak bir otoriteye sahip olmayıp, ailedeki üstünlüğü, aile işleyişini düzenleme, yönetme ve ihtiyaçlarını karşılama şeklindedir. Koca, ailedeki statüsü ve yetkileri dışında dilediği gibi hareket etmeye yöneldiğinde, karısı ve çocukları tarafından uyarılmış veya dava edilmiştir. İlgili dönemde Rize ailesinde kadınlar, ekonomik bakımdan özel mal, mülk edinebilmişler ve bu varlıklarını kendi hür iradelerine göre tasarruf edebilmişlerdir. Nikâhla birlikte almaya hak kazanılan mehirler, kocanın veya babanın değil; bizzat kadınların özel mülkiyeti ve tasarrufunda olmuştur. Rize ailesinde kadınların bu sosyo-ekonomik statüsü; onların ev içi yaşamdan ev dışı yaşama katılmalarına fırsat tanımıştır. Kadınlar, İslâm’ın sosyal yaşamla alâkalı değerlerini dikkate alarak üretime katkıda bulunmuşlardır. Sahip oldukları servetleri ile borç para vererek veya ortak olarak ticarî işleri yürütmüşlerdir. Bu gözlemlere bakılarak, kadınların bugünkü manada kamusal alanda yer aldıkları gibi bir anlayış ve değerlendirme yanlış olabilir. Burada önemli olan sanayi toplumu olmayan ve İslâmî değerlerin sosyal yaşamda ağırlığını hissettirdiği XX. Yüzyılın başındaki Osmanlı toplumu ve ailesinde kadınların eve hapsedilmedikleri; aksine toplumsal yaşama katılabilmiş olmalarıdır. Osmanlı ailesinin Anadolu görünümünden bir kesiti temsil eden Rize ailesinde XX. Yüzyılın başında çok eşlilik sanıldığının aksine yaygın değildir. Birden fazla kadınla evlilik oranı sayıca çok azdır. İslâm Dini’nde çok eşle evliliğe izin verilmesine rağmen toplumda dini bilgileri ve yönlendiricilikleriyle kabul gören din adamlarının bu tip evlilik yapanlar arasında yer almadıklarını görüyoruz. Daha çok, yönetici statüsündeki kimselerin veya ekonomik durumları iyi olanların bu tip evliliği tercih edişine rastlıyoruz. Toplumda işlevini yerine getiren aile, ailenin en temel üyelerinden anne veya babadan birinin ölümü sonucu parçalanma ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu durumda, Rize ailesinin çocukları, söz konusu tarihi periyotta nafaka, mehir, vasilik, hacr ve terbiye, eytam sandığı gibi aileyi koruyucu müesseselerle, fiziksel ve ekonomik açıdan himaye edilmişler ve topluma yeniden kazandırılmışlardır. Aileler kadının iradesi dışında çözülmüşse, hem kadın hem de çocukları aynı koruyucu müesseselerle ve mehr-i müeccel kurumuyla belirli bir süre barınma, yiyecek-içecek gibi konularda kocanın zorunlu olarak sorumlu tutulduğu koruma altına alınmışlardır. Böylece çözülmüş/dağılmış aileler, herhangi bir sıkıntı ve endişe hissetmeksizin topluma yeniden uyum sağlayabilmişlerdir.
________________________________________ [2] İlber Ortaylı, “Osmanlı Toplumunda Ailenin Yeri”, Türk Aile Ansiklopedisi, I, Ankara 1991, s. 74. [3] M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhu’l İslâm Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1983, s. 38. [4] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Burhanuddin Ebi’l-Hasen, el-Hidaye Şerhu Bidayetu’l-Mübtedî, I, İstanbul 1991, I, s.196-198; Aydın, a.g.e., s. 17-27; Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya 1988, s. 87-89. [5] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, II, İstanbul 1985, s. 55. [6] Halil Cin, a.g.e., s. 77-78. [7] Rize kazası ve nahiyelerinden Karadere, Kurâ-i Seba, Mapavri ile ilgili 3 Kanûn-i Evvel 1329 (M.16 Aralık 1913) tarihli isim değişikliği listesi Başbakanlık Osmanlı Arşivindedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi-Dâhiliye İdâre (BOA, DH, İD), nr. 97/-2, 25. Ancak incelediğimiz bu defter Hicrî 1329 tarihinden sonra yazılmasına rağmen henüz nahiye, köy ve mahalle isimleri yeni isimleriyle defterde geçmemiştir. [8] 1509 no’lu Rize Şer’iyye Sicili (R.Ş.S.), Adet no 27. Sicildeki kayıtlar adet sırasına göre tanzim edilmiştir. Hicrî 1330-31 yılları arasındaki kayıtları adet numarasını yazarak belirttik. Hicrî 1331-32 yılları arasındaki kayıtları ise adet numarasının yanına konan “B” veya “C” harfi ile gösterdik. [9] R.Ş.S., 339. [10] Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, İstanbul 2006, s. 58. [11] M. Akif Aydın, İslam-Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul 1985, s. 141. [12] Halit Ongan, Ankara’nın I Numaralı Şer’iye Sicili, Ankara 1958, s. XXXVI [13] Saim Savaş, “Fetva ve Şer’iye Sicillerine Göre Ailenin Teşekkülü ve Dağılması” Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, s. 510. [14] R.Ş.S., 138 B. [15] R.Ş.S., 121 B. [16] R.Ş.S., 145 B. [17] R.Ş.S., 32. Farklı örnekler için bk. 159, 121 B. [18] Aydın, a.g.e., 95. [19] Aydın, “Mehir”, DİA, XXVIII, Ankara 2003, s.389 vd. [20] Sicilde mehir miktarları kuruş, lira-i osmani, altın ve lira şeklinde ifade edilmiştir. En düşük ve en yüksek mehir miktarları kuruş cinsinden 141-1500, lira-i osmani cinsinden 5-401, lira cinsinden 10-17 aralığında değişmektedir. Altın cinsinden ise sadece bir kayıtta, 41 adet tam yüzlük mecidi altın olarak geçmektedir. [21] Hayri Erten, Konya Şer’iye Sicilleri Işığında Ailenin Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Yapısı (XVIII.Y.Y. İlk yarısı), Ankara 2001, s. 52. [22] Sicilde geçen lira-i osmani ifadesi o dönemde 1 adet yüzlük mecidi altına karşılık gelmektedir. [23] R.Ş.S., 166 B. [24] R.Ş.S., 343. Farklı örnekler için bk. 15, 32, 34, 66, 86, 159, 244, 266, 334, 13 B, 24 B, 28 B, 143 B, 145 B, 215 B, 135, 138, 348, 116 B, 117 B, 121 B, 138 B, 166 B, 183 B, 91B, 56, 232, 32 B, 166 B. [25] Bk. Nisa 4/3. [26] Ömer Demirel, Adnan Gürbüz, Muhiddin Taş, “Osmanlılarda Ailenin Demografik Yapısı”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, s. 102. [27] Ayrıntılı bilgi için bk. 328, 21 B, 101 B, 117 B, 206 B. [28] Alemdaroğlu Recep Efendi, Alay müftüsü olup ve I. Dünya Savaşı’nda Yemen cephesinde şehit olmuş İstanbul’dan icazetli bir müderrisdir. Ayrıntılı bilgi için bk. İsmail Kara, İlk Rize Müftüsü Mehmet Hulusi Efendi Rize Hadisesi Hac Hatıraları, İstanbul 2004, s. 6. [29] R.Ş.S., 21 B. [30] R.Ş.S., 206 B. [31] Bk. Bakara 2/228. Geniş bilgi için bk. Hayrettin Karaman, “İslâm’ın Getirdiği Aile Anlayışı”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, Ankara 1992, II, s. 391 vd. [32] Ziya Gökalp, “Aile Ahlakı”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, III, Ankara 1992, s.1082. [33] Erten, a.g.e., s.70. [34] Şemseddin Sami, “Kadınlar”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, III, Ankara 1992, s.1028-1032; Bk. Haşim Naşid, Mustafa Sabri, “Aile Hayatı, Tesettür Meselesi, Kadın Hukuku”, Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi, III, Ankara 1992, s. 1107. [35] Ümit Meriç, “Türkiye’de Kadın ve Sosyo-Ekonomik Analizi”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, İstanbul 1997, Sy. 4, s.203. [36] Erten, a.g.e., s. 71. [37] R.Ş.S., 108 B. [38] R.Ş.S., 94. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 6, 88, 91, 106, 120, 141, 166, 184. [39] R.Ş.S., 116. [40] R.Ş.S., 28 B. [41] R.Ş.S., 91 B. [42] Sulhi Dönmezer, Sosyoloji, İstanbul 1990, s. 226. [43] R.Ş.S., 143 B. [44] R.Ş.S., 163 B. [45] Savaş, a.g.m., s. 530. [46] Muhalaa ile boşanmalarda genelde kadınlar çocukların nafakalarını da üstlenmişler bu şekilde kocaları ile anlaşma sağlayarak boşanmışlardır. Anlaşma gereği kocalar nafaka talebine itirazda bulunabilirler. Bk. Halil Cin, Eski Hukukumuzda Boşanma, Konya 1988, s. 77. [47] Sicilde nafaka miktarları para cinsinden 30-40 para , kuruş cinsinden günlük olarak 1-4 kuruş, aylık olarak ise 7,5-100 kuruş arasında değişmektedir. Sicilde 40 para, 1 kuruşa karşılık gelmektedir. [48] R.Ş.S., 163 B. [49] R.Ş.S., 244. [50] R.Ş.S., 159. [51] R.Ş.S., 116 B. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 138, 175, 215 B, 254, 87, 343, 348, 357, 364, 367, 33 B, 64 C, 138 B, 183 B, 24 B, 33 B, 86 B, 112 B. [52] R.Ş.S., 334. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 32, 254, 24 B. [53] Abdurrahman Kurt, Bursa Sicillerine Göre Osmanlı Ailesi (1839-1876), Bursa 1998, s. 62. [54] Aydın, a.g.e., s. 117. [55] R.Ş.S., 109. [56] R.Ş.S., 137 B. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 5, 138, 175, 309, 45 B, 84 B, 112 B, 123 B, 215 B. [57] Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, X, İstanbul 1994, s. 226. [58] R.Ş.S., 122. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 14, 16, 20, 60, 64, 299, 315, 359, 172 B, 177 B. [59] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 2005, s. 306. [60] Bilmen, a.g.e., VII, s. 267-294 vd. [61] Bilmen, a.g.e., VII, s. 273, 274 vd. [62] Bilmen, a.g.e., VII, s. 274. [63] M. Akif Aydın, “Eyüp Şeriye Sicillerinden 184, 185, ve 188 No’lu Defterlerin Hukuki Tahlili”, Eyüp’te Sosyal Yaşam, İstanbul 1998, s. 66. [64] Rıfat Özdemir, “Tokat’ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı (1771-1810), Aile Yazıları / Temel Kavramlar Yapı ve Tarihi ve Süreç, Ankara 1990, s. 436. [65] R.Ş.S., 126. [66] R.Ş.S., 163 B; Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 156 B, 345, 173, 133, 127, 148 B, 309, 216 B. [67] Cafer Çiftçi, “Osmanlı Döneminde Bursa’da Eytam Keseleri”, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Bursa sy. 5, 2003/2, s. 3. [68] R.Ş.S., 316. Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 21, 22, 354, 356, [69] R.Ş.S., 155 B; Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 168, 4 B, 74 B. [70] R.Ş.S., 88 B; Konu ile ilgili diğer örnekler için bk. 87 B, 68, 74, 220, 102 B, 103 B, 127 B, 129 B. |


