DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN ETNİK TARİHİ ÜZERİNE - III Yazdır e-Posta

DRİLLER

Trabzon  civarında bir günlük mesafede yağmalanmamış köy kalmadığı için  Ksonophon  Trabzon’daki Hellen’lerden bir kılavuz alarak ordunun yarısı ile  Driller’in ülkesini yağmaya gittiler. Driller’in ülkesi bu günkü Dorila/Torul bölgesidir. Trabzon’da oturan Hellenler ile  Driller’in  arası pek iyi olmadığı için Trabzon’daki Helenler  bu yağma seferinde Onbinler’e sevinerek  kılavuzluk yapıyorlardı(36). Dağlık ve yolsuz bir bölge de yaşayan Driller bölgenin en savaşçı halkı idi. Üzerlerine gelen  yağmacı ordusuna karşı   dağlık bölgedeki savunmasız köylerini boşaltarak ateşe verdiler ve savunma için elverişli olan başşehirlerine çekildiler. Burası derin vadilerle kuşatılmış,içerisine girilebilecek yollar son derece sarp idi. Etrafında derin bir hendek kazılmış,yığılmış olan toprağın üzerine şarampoller çıkılmış ve ağaç kuleler yapılmıştı. Önden ilerleyen iki bin kadar Helen askeri  vadiye girmiş ve savunma mevzilerine hemen saldırıya geçmişlerdi. İlk taarruzlarında savunma mevzilerini ele geçiremeyeceklerini anlayınca geri  çekilmeye  kalkmışlar fakat  dar ve dik patikadan süratle uzaklaşamadıkları için arkalarından kovalayan Driller tarafından sıkıştırılmışlardı.

Helenler geride kalan arkadaşlarına  haber göndererek yardım istediler. Geride kalan   zırhlı piyadelerle  vadinin ağzına gelen Ksenophon yüzbaşıları ile birlikte yukarı giderek durumu kestirmeye çalıştı ve  yeni gelen birlikleri  düzene koyarak müstahkem mevkie saldırır. Çatışmalardan sonra savunma mevzilerini yararak şehre girmeye muvaffak olan bir kısım Helen   askeri yağmaya başlamıştı. Bir müddet sonra yağmacılardan bir kısmı ellerindeki eşyalarla bir kısmı da yaralı vaziyette şehirden kaçarak çıkmaya başladı. Kendilerini kapının önünde karşılayan diğer arkadaşlarına şehrin içinde bir iç kale daha olduğunu ve buradaki askerlerin&;nbsp; karşı taarruzla  birçok arkadaşlarını öldürdüğünü söylediler. Bunun üzerine Helen askerlerinin tümü şehre girerek savaşmaya başladılar. Driller tekrar kaleye çekilmişlerdi. Şehri iyice yağmalayan Helenler  askerler arasında en iyilerini seçerek ayırdı ve diğerlerini yağmalanan eşyalarla birlikte  dar yoldan inmeleri için gönderdi. Bu iş tamamlandıktan sonra Kalan seçme askerler de   geri   çekilmeye başlayınca  örme kalkanlar,mızraklar,dizlikler ve Paphlagonya  tolgaları ile silahlanmış Drill askerleri tekrar kaleden çıkarak üzerlerine yürüdü. Bir kısmı Sokakta Helenlerle çarpışırken bir kısmı da evlerin üzerinden  iri kütükler ve taşlar  atarak  Helenleri  çok güç bir durumda bırakmıştı. Çıkan bir yangın  Helenlerin imdadına yetişmişti. Ksenophon tamamen ahşaptan yapılmış  evleri ateşe verdirip  çıkan kargaşalıktan yararlanarak askerlerinin geri çekilmesini sağladı. Yağma için gittikleri Torul bölgesinden güçlükle geri çekilen Helen askerleri Ertesi gün yağmaladıkları yiyeceklerle beraber  dar ve dik bir yoldan Trabzon’a doğru inerken Drill savaşçıları onları izliyor ve saldırmak için fırsat kolluyorlardı.
 
MOSSYNOİKLER
 
Mossyn denilen ağaçtan yapılmış ev ve kulübelerde oturdukları için Ksenophon’un Mossynoik’ler olarak adlandırdıkları halk Giresun’un batısındaki topraklarda yaşıyorlardı. Heredot  Mossyoikia olarak kaydettiği bu haklı Pers İmparatorluğunun on dokuzuncu  şatraplık bölgesine dahil  ve Kserkes’in Yunanistan seferine katılan halklar arasında saymaktadır(37).
 
Ksenophon’un verdiği bilgilere göre  Krallıkla yönetilen bu halk Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş ve birbirleri ile düşmandılar. Doğu Mossynoik’leri şehirlerinin etrafında müstahkem mevkilere sahip oldukları için Helen askerlerinin  ülkelerinden geçmelerine izin vermediler. Doğu Mossynoik’leri yanlarında  misafir ve Trabzon’daki Kolonist  Helen’lerin elçisi olarak  bulunan   Timesitheos adlı birisini onlara aracılık yapması için gönderdi. Onbinlere batıda oturan  Mossynoik’lerin doğu da oturan Mossynoik’lere düşman olduğunu ve onlardan yardım istemelerini öneren Timesitheos Batı Mossynoik’lerin topraklarına giderek başkanlarını Helenlerin karargahına  getirdi. Yapılan görüşmelerde   batıda oturan  Mossynoik’ler Helenlerle  birlikte  doğuda oturan  Mossynoik’lere karşı   savaşma kararı verdi. Ertesi sabah  Batı Mossynoik’ler  üç yüz kayıkla geldiler. Her kayıkta üç kişi vardı. Bunlardan ikisi karaya çıkarken kayıkta kalan birer kişi ise kayıklarla geri döndüler. Karaya çıkanlar yüzer kişilik bölükler halinde dizildiler. Sarmaşık yaprağı şeklinde beyaz tüylü  sığır derileriyle kaplı örme kalkanları,altı kol uzunluğunda  mızraklarının bir  ucunda sivri temren öteki ucunda ise topuz vardı. Kalın çuval bezinden  dizlerine kadar inen mintanları,başlarında ise  deriden yapılma ve ortasında bir demet kıl bulunan  tolgaları ve  demirden yapılmış savaş baltaları ile donanmıştılar. İçlerinden birinin söylediği şarkıya diğerleri de topluca katılıyor ayakları ile tempo tutarak  yürüyorlardı. 
 
Mossynoik’lerin  baş şehrinin  önünde  memleketin en yüksek yerine kurulmuş bir kaleye hücuma kalktılar. Kaledekiler önce hareketsiz beklediler sonra da aniden bir çıkış yaparak saldıranların birçoğunu öldürüp geri püskürttüler. Onlar da türkü söyleyerek savaşıyorlardı.  Ertesi gün  Helen’ler  yardımcı kuvvetleri sol kanada yerleştirerek top yekun hücuma geçtiler.  Yapılan savaşta baş şehirlerini savunmakta olan savaşçılar bozularak dağılırlar. Helen’ler önce Baş şehrin önündeki kaleyi ele geçirdiler. Kaçan Mossynoik’leri takip ederek yukarıda  başşehrin evlerine kadar geldiler ve burada toplanan Mossynoik savaşçıları da  Helen’ler  karşısında tutunamayarak dağıldı. Tepe üzerinde  ağaçtan yapılmış bir kulede oturan Kral kulesinden çıkmadığı için kulesiyle birlikte yakıldı. Kralın  kuleden ayrılmaya hakkı olmadığı için daha önce ele geçirilen kaledeki Kral da aynı şekilde davranmış ve kulesi ile birlikte yakılmıştı(38).
 
Ksenophon'un Mossnoik’lere ait verdiği bu bilgileri değerlendirdiğimiz zaman birbirleri ile anlaşmazlığa düşerek batı ve doğu diye ikiye ayrılan  bu halkın askeri bakımdan çok iyi örgütlenmiş belli bir disiplin ve donanımı olan orduya sahip  olduğunu söyleyebiliriz. Batıdaki Mossynoik’lerin bir gecede 300 kayıkla 900 askeri  Helen’lerin yanına taşıması onların denizden de  önemli miktarda askeri  bir kuvveti  sevk edebilecek donanıma  sahip olduklarını göstermektedir. Başşehirde yağmalanan ambarlarda  geçen yıldan kalmış ekmeklerin (peksimet yapılmış olmalı), saplarının üzerinde saklanmış  kızılcık buğdaylarının (bunlar mısır gibi koçanları ile saklanan bir cins darı olmalı), yassı cevizlerin (kestane), kokulu biraz ekşi şarabın yanı sıra  küplerde  tuzlanmış yunus balığı eti ve kaplar içinde balık yağı bulunmuştur. Bunlardan anladığımıza göre Mossynoik’ler kıtlık tehdidine karşı bir yıldan diğer yıla ekmek saklayacak kadar bölge şartlarına göre  bol tarımsal üretim yapıyorlardı.
 
Açık deniz balıkçılığı yapıp avladıkları Yunus balığından balık yağı üretebildiklerine göre  balıkçılıkta da ileri bir halk idi. Bu durumda  Onların   deniz ötesi ticaret yaptıklarını düşünmememiz için  hiç bir neden yok. Nitekim Ksenophon  Mossynoik’lerin müstahkem mevkilerle korunan birbirinden yaklaşık 10-12 km mesafede,ama memleketleri  inişli yokuşlu vadi ve tepelerden oluştuğu için birinden bağırılınca diğerinden duyulabilecek yerlerde kurulmuş  şehirlerinden  ve daha eski kaynaklarda madencilikle ünlü oldukları belirtilen Halyb’lerin Mossynoik’lerin uyruğunda olduğundan bahsediyor.
 
Mossynoik’lerin iktisadi durumu ile ilgili bu ipucu her nedense konuyla ilgilenen  araştırmacılar tarafından  pek önemsenmemiştir. Halyb’lerin o dönemde de  madenlerde çalışarak geçimini temin etmesi , o çağın en önemli maden  işletmelerinin ve dolayısıyla  maden ticaretinin Mosyynoik’lerin kontrolünde olduğunu düşünmemiz için yeterlidir. Daha yakın tarihe ait  kaynaklar Mossynoik’lerin Bakır ve Sarı/Pirinç üretiminde ünlü olduklarını Almanca Messing = Sarı/Pirinç madeni  kelimesinin bundan kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Bu da Mossynoik’lerdeki  toplumsal yapının bölgede hayvancılık ve tarımla geçinen diğer toplulukların  yapısından biraz farklılaşmasına yol açmıştır.    Ksenophon  yaklaşık on kilometre arayla kurulmuş şehirlerden (bunlar küçük kasaba olmalı) başka  zengin ailelerin  besiye çekilmiş çocuklarından  da bahsetmektedir. Bu zenginliğin  devletin yönetim kadrosunda bulunmaktan ileri gelen  bir zenginlik olmadığı yine onun ifade şeklinden anlaşılır. Mosynoik şehirlerinde yapılan iç ve dış  ticaretle zenginleşmiş ailelerin  varlığı  Mossynoik toplumu üzerindeki barbar,yaban,vahşi halk karalamasının bir kere daha sorgulanması gerektiğini yolundaki  kanaatimizi kuvvetlendirmiştir.
 
Dost Mossynoik’lerin gençleri Helen’lerin yanlarında bulunan fahişelere herkesin gözleri önünde dokunmaları  Helen’lerin pek hoşuna gitmemiş olacak ki Ksenophon  bunların ahlak ve adetlerinin Helenlerinkinden ve rast geldikleri öteki kavimlerden fazla ayrılık gösterdiğini, sefere katılanların(Onbinler’in) hepsinin bu halkın şimdiye kadar geçtikleri  yerlerde  gördüklerinin en kaba ve yabanisi  olduklarını kabulde müttefik olduklarını yazmaktadır(39). Onun bu satırları Mossynoiklerden bahseden  araştırmacıların tümü tarafından aktarılmış ve bölgede yaşayan halkın barbar,yaban,vahşi olduğu  imajı böylece biraz daha parlatılmak istenmiştir.
 
Mossynoik şehirleri ahşaptan inşa edildiği için günümüzde bu yerleşim yerlerine  ait kalıntı ulaşmamıştır. Ayrıca bölgenin  yağışlı olması,sık bitki örtüsü ile kaplı ve dağlık olması bu tür kalıntıların yüzey araştırması ile tespit edilebilmesini de imkansız kılmaktadır. Bu nedenle yüzey araştırması ve kazı yapılamamıştır. Arkeolojinin gelişmesi  ile  bölgede yapılacak çalışmaların  konuyla ilgilenenlere yeni bulgular sunacağı şüphesizdir.
 
Ksenophon, başşehri alan Helen’lerin zapt  ettikleri  yeri  müttefiklerine bırakarak ertesi sabah oradan ayrıldıklarını,diğer müstahkem mevkilerin ahalisinin kendilerine direnmeden ya şehirlerini bırakıp gittiğini ya da teslim ettiklerini  yazarak  uzun bir yolculuktan sonra dost Mossynoik’lerin topraklarına ulaşıp, dost ve düşman Mossynoik’lerin memleketini 8 günde geçerek Halyb’lerin memleketine vardıklarını yazmaktadır. Halyb’lerin memleketinden sonra da Tibaren’lerin memleketine (Turna suyu civarı) ulaşan Onbinler  burada da iki gün yürüdükten sonra Kotyora /Orduya ulaşacaktı. İşte bu ifadeler bize Mossynoik’lerin coğrafyasını bu günkü Giresun ile Ordu  arasındaki dar bölgeye yerleştirmekte zorlanmamıza neden olmaktadır.
 
KHALYBLER

Ksenophon bu halka  daha önce Taokh’ların memleketinden geçtikten sonra rastladığını kaydetmişti(40). Biz de bu halkın yaşadığı toprakları Erzurum’un kuzeybatısında yer alan dağlık bölge olarak tanımlamıştık. Erzurum bölgesindeki Khalyb’lerin geçtikleri bölgelerdeki halkların en savaşçısı olduğunu  bu nedenle de topraklarında yağma yapamayıp Taokh’ların topraklarından yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldığını  yazan Ksenophon,daha sonra  Mossynoik’lerin memleketinden geçtikten sonra   Khalyb’lerin memleketlerine vardıklarını bu halkın kalabalık olmadığını ve Mossynoik’lerin uyruğu olduklarını ve geçim yollarının en ziyade demir madenlerinde çalışmak olduğunu kaydetmektedir(41).
 
Ksenophon’un verdiği bu bilgileri değerlendirirken Erzurum civarında çok savaşçı olan  Khalyb’ler ile  Kotyora/Ordu’nun  doğu ve güneydoğusuna düşen topraklarda Mossynoik’lerin boyunduruğu altında ve madenlerde çalışarak yaşayan Khalyb’lerin aynı halk olup olmadığı sorusu zihnimizi meşgul etmiştir. Ayrıca  Khalybes bu halkın kendi adımıdır? yoksa  Helen’lerin  madenciliği ile ünlü olan bu halka verdikleri admıdır? gibi cevaplandırması güç bir soru sorulabilir.
 
Helen dilinde Halybos demir/ çelik demektir ve eski çağda Khalybos demiri  beyaz ve pas tutmadığı için çok meşhurdu. Khalyb’lerin  madencilikle uğraşması  konuyla ilgilenen araştırmacıları onların Homeros'un  Iliada destanında  madencilikle ünlü Halizonlar olduğu konusunda  hemfikir yapmıştır. Ayrıca bu önemli madenden başka  bölgede  Bakır ve Gümüş gibi madenler bilinmekte ve işletilmekteydi.
 
Strabon kendi çağındaki Khaldai kavmine eskiden Khalybes dendiğini ve ülkelerinin tam karşısında Pharnakia’nın kurulmuş  olduğunu yazar(42). Onun verdiği bu bilgiye göre Khalyb’lerin memleketini tam olarak Giresun ile  Ordu  vilayetleri arasındaki dağlık bölge olarak tanımlayabiliriz. Ama Roma ve Bizans döneminde Khaldia eyaleti Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Giresun ve Ordu vilayetlerini içine alan bir eyaletti. Bu gün ise Trabzon ve sahillerde oturan halk Gümüşhane ve Bayburtluları Halt olarak çağırır. 
 
TİBARENLER
 
Ksenophon Tibaren’lerin memleketinin nisbeten daha düz olduğunu,deniz kenarında müstahkem mevkileri olduğunu ve bu halkın memleketinde iki gün yürüdükten sonra Kotyora’ya vardıklarını(43) yazmaktadır.  Bu bilgiler  ışığında Tibaren’lerin,Turna Suyu vadisi(44) ve batısında yer alan topraklarda yaşadıklarını ve  sınırlarının Paphlagonia  Krallığı  sınırlarına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Heredot Tibaren’leri de Pers imparatorluğunun 19. Satraplığına bağlı halklardan biri ve  Yunanistan seferinde Pers ordusuna katılan askerler arasında kaydetmiştir. Tibaren’ler daha sonra da Amasya-Kastamonu Sinop bölgelerinde  kurulmuş olan Pontos  devletine katılacak ve Anadolu’yu  Roma işgaline karşı ayaklandıran Pontos kıralı  Mithridates’in  Pompeius’la  bölgede  olan savaşlarında  önemli roller oynayacaktır. Strabon’un bu halk hakkında verdiği bilgileri değerlendirerek Tibaren’leri  Giresun’un güneyinde bahsetmediğine göre Bunlar Ksonophon’un geçtiği bölgenin doğusunda olsa gerekir. Strabon  da  yukarı Kolkhis (Trabzon’un güney- doğusuna düşen bölgede) Moskhia dağlarından bahsetmektedir(46).   Şemsettin Günaltay  bu halkın Asur tabletlerinde kayıtlı  Muşki’ler  olduğunu belirtir(47).
 
 
 
TRAPEZUS ,KERASUS  ve KOTYRA  HELLENLERİ
 
MÖ 750-550 yıllarında  Helenler Daha önceki çağlarda bu konuda usta olan Asurlu  ve Fenikelilerden öğrendiklerini daha da geliştirmiş ,deniz ötesi halklarla ticaret yapma konusunda  oldukça başarılı  olmaya başlamışlardı. Anavatanlarındaki sinai ürün fazlası için dış pazar arayan  Helen Kentleri aynı zamanda koloni kurdukları bölgelerden de bol ve ucuz hammadde, besin ve işçi - köle temin etmek için  ve anakentlerdeki nüfus fazlasını  kolonilere  yönelterek birçok  sosyal ve ekonomik problem halledilme yoluna gidilmiştir. Kolonizasyonu teşvik eden Yunanistan ve Batı Anadolu da ki  Helen şehir devletlerinde meydana gelen  iç bunalımlar  konumuzla direk alakalı olmadığı için bunları bir kenara  bırakarak konumuza gelirsek  Karadeniz sahillerinde kuvvetli  devletlerin olmayışı bu sahillerde koloni kurmayı da kolaylaştırmış olduğunu  söyleyebiliriz.
 
Yunan efsanelerinden öğrendiğimiz  maceracı tüccar ya da denizcilerin yaptığı keşif gezilerinin yerini    zamanla yerli halkla deniz aşırı ticareti bilen Helen tüccarları arasında mal mübadelesini amaçlayan geziler almıştır. Karadeniz sahillerinin uygun yerlerinde çevrede yaşayan topluluklarla  yılın uygun mevsimlerinde  mal mübadelesi için pazarlar kurulmaya başlanmıştır. Tüccarların bölgeyi ve  halkını daha iyi tanıması ile giderek düzenli hale gelen bu gezilerde  mal mübadelelerinin yapıldığı pazar yerlerinin devamlılık kazanması ve ticaret hacminin  genişlemesi,  daimi pazar yerlerinde depo ve barınma amaçlı binalar inşa edilmesi ve   koloni kurulması için elverişli yerler olarak  düşünülmesi takip etmiştir. Çünkü Karadeniz  yılın her mevsiminde  yolculuğa imkan vermiyordu. Bu durumda  sevk edilemeyen malların depolanması ve muhafaza edilmesi de sorun teşkil ediyordu. Daha sonra bu yerlerden bazıları bölgede yaşayan halklardan ya  satın ya da zorla alınarak  koloni yerleşimleri haline getirilmişti.
 
Fakat M.Ö.8 yy da bu sahillerdeki Helen kolonileri özellikle İskit baskısı ile harekete geçen Kimmerler tarafından  ortadan kaldırılmışlardı. Bu çerçevede  Sinop'un da  Kimmerler tarafından tahrib edildiğini biliyoruz. Fakat Kimmer baskısının azalmasından 50 yıl sonra kolonizasyon tekrar canlanmaya başlamıştır. Özellikle Kimmer’lerin yerini alan İskitler  Helen  tüccar ve kolonistlerine karşı dostane davranmışlardı. Arkeolojik buluntular da bu dostane ilişkiyi ve karşılıklı birbirlerini etkileme olayını doğrulamaktadır. Bu gelişmelerin ışığında M.Ö. 650-550 yılları arasındaki yüz yıl içinde  özellikle Miletos’lular tüm  Karadeniz sahillerinde de 90 kadar koloni kurarak Kolonizasyonda  en başarılı kent durumuna yükselmişlerdi.
 
 
MÖ 670 lerde  Sinop şehri Batı Anadolu’da ki  Miletos/Milet şehrinden gelen Helen göçmenleri tarafından  ele geçirilip Helenleştirilmişti. Sinoplular takip eden  yüzyıl içinde doğuya doğru Kotyora/Ordu  Kerasus/Giresun ve Trapezus/Trabzon da da ticari koloniler kurmuşlardı. Onbinler’in Kotyora’yı  yağmalaması üzerine anakent Sinop’tan gelen elçilerle   görüşmesi  konusunda  Ksenophon’un  verdiği bilgiler aynı zamanda Karadeniz sahillerindeki kolonilerin durumuna ışık tutmaktadır.
 
Sinop’un elçisi Hekatonymos’un “ Kotyora bizim kolonimizdir. Barbarlardan (çevrede yaşayan halk kastediliyor) almış olduğumuz  bu araziyi buralılara (Kotyora’da yaşayan Helen’lere) biz verdik. Onun için buralılar Kerasuslular gibi bize vergi verirler. Bu sebeple  onlara yapılan her fenalığı  Sinope kendisine yapılmış sayar.”(48)  şeklindeki sözleri bu koloni şehirlerin kuruluşunu ve siyasi durumunu çok açık bir şekilde açıklar. Ana kent koloni kurulan şehrin topraklarını bölgede yaşayan topluluktan ya zorla ya da parayla almış ve  kendi tüccarlarını oraya yerleştirmişti. Etrafı duvarlarla çevrili küçük bir kentten oluşan bu koloniler  ana kentin atadığı bir vali ile yönetilmekte ve bu kentte oturan ticaret yapan tüccarlar ana kent Sinop’a vergi ödemekteydiler.
 
 Ticari amaçlı bu koloniler bölgede yaşayan topluluklarla dostane ilişkiler içinde olmak zorundaydılar. Ksenohon’da bölgede yaşayan  toplulukların Milet’li kolonistlerin dillerini bildiklerine,onların kültürlerini ve dinlerini benimsediklerine dair hiç bir ima yoktur. Onbinler Makron’larla,Kolh’larla ve Mossynoik’lerle tercümanlar vasıtasıyla anlaşabilmişlerdi. Bölgede koloni sitelerinde yaşayanların çevrelerindeki topluluklarla ticaret yapabilmek ve iyi ilişkiler geliştirebilmek için  bu toplulukların dillerini öğrenme zorunluluğu vardı. Bu  nedenle kolonilerde çevrede yaşayan topluluklarla  ilişkilerini düzenlemek için o toplulukların dilini bilen onların memleketlerini yollarını  ve ileri gelen kişilerini tanıyan  görevlileri vardı. Onbinler  Mossynoik’lerin memleketine vardığı zaman Mossynoik  kralının yanında  konuk olarak Trapezus’lu Timesitheos bulunuyordu. Mossnoik’ler bu kişiyi Onbinler’e  memleketlerinden dost mu düşman mı olarak geçmek istediklerini sormak için göndermişti. Daha sonra bu kişi Onbinler’e  daha  batıda yaşayan ve doğudakilere düşman olan Mossynoik’lerden bahseder ve batıda yaşayan Mossynoiklere giderek başkanlarını alıp Onbinler’in karargahına getirir. Anlaşmaları için tercümanlık yapan Timetsitheos’un (49) bölgeyi çok iyi bilen,toplulukları ve bu toplulukların önde gelenlerini tanıyan ve  bu tür görevi olan  bir kişi olduğunu söyleyebiliriz.
 
 Anakent sadece ticari ve idari faaliyetleri örgütlemekle değil  bu kentlerin dış güvenliğini de sağlamakla yükümlüydü. Bu konuda  anakent ve kolonilerde bulunan savaş gemilerinden yaralanıyorlardı. Ksenophon’un verdiği bilgiye göre Trabzon da  biri elli kürekli  diğeri otuz kürekli iki savaş gemisi bulunuyordu(50). Tehdit altında olan bir koloni Anakent ve diğer kolonilerden deniz yolu ile gelen  donanma ile karşı koyabildiği gibi,güvenliklerini tehdit eden topluluklara karşılık  ticari ilişkiler içinde bulundukları diğer komşularından da yardım alabilme imkanları da vardı.
 
Etrafı surlarla çevrili bu  kentlerin içinde sadece koloni halkı yaşamakta ve kente giriş  kontrol altındaydı. Çevredeki halklar için pazar genellikle kenti çevreleyen duvarların önünde kurulmaktaydı. Ksenophon’un  Giresun’da cereyan eden bir olayla ilgili verdiği bilgiye göre Giresun civarında oturan  ve Giresun’daki  kolonistlerle dostane ilişkiler içinde olan  köylülerden bir kısmı  Giresun da kasaplık yaparak  hayvan ve bazı şeyler satmaktadır. Koloni halkı dışındakilerin şehre girip çıkması tamamen koloninin valisinin iznine bağlıydı. Kotyora valisi kente girmelerine izin vermeyip alışveriş içinde pazarda kurdurmayınca paralı Helen askerleri şehre zorla girerek yağma hareketlerinde bulunmuştu.
 
Karadeniz sahillerinde bu koloni kentlerinden başka şehirlerde vardı. Tarih içinde  gerek anakent Sinop gerekse diğer koloni kentler istilalar  ya da diğer nedenlerle önemlerini kaybetmiş ya da  dağılarak ortadan kalkmışlardır. Bu koloni kentlerinden Trabzon’un ömrü Sinop, Kotyora ve Kerasus’un ömründen daha fazla olmuştur. Pontos kralı  Farnakes (MÖ 185-169) Miletos/Milet’lilerin kolonisi Sinop’u ele geçirip kendine başkent yaptıktan sonra  Karadeniz sahillerinden doğuya doğru Ordu ve Giresun bölgesine hakim  olmuştu. Bölgedeki Yunan kolonilerine karşı bir nevi  İranlılaştırma hareketi yapan I. Pharnakes   Giresun yakınlarında Pharnakia adlı bir kent kurmuş, önemini kaybetmiş  olan Kerasus ve Kotyora halkını  da   bu yeni kentte iskan etmiştir.
 
Orta Karadeniz bölgesinde  yerli halklardan aldığı  güçle  bir Pers soylusu tarafından kurulmuş ve Anadolu’yu işgal etmek isteyen Roma İmparatorluğuna karşı verilen amansız mücadelenin önderliğini yaptığı için Trabzon Tarihi yazarı Mahmut Goloğlu’nun tarafından “ Anadolu’nun Milli Devleti” olarak tanımlanan(51) Pontos Devleti Sinop’u ele geçirdikten sonra Karadeniz sahillerinde tutunabilmek için Farnakia gibi yeni şehirler kurmasına ve hakimiyetini Kırım sahillerine kadar yaymasına, rağmen Harşit Çayı ile Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerler  arasında kalan dağlık bölgede hakimiyet sağladığını düşündürecek bir bilgi yoktur(52). Bu coğrafya da yer alan ve etrafındaki surların kalınlığından dolayı  ayakta kalabilen  Trabzon şehri  ticari bir merkez  ve  serbest şehir idi. Bu durumunu  Roma’nın bölgeye hakim olmasından sonra  da  bir müddet sürdüren Trabzon daha sonra Roma- Part savaşlarında Romanın doğu hududundaki ordusu için iaşe limanı olarak kullanılmış ve bulunduğu yerin ehemmiyetinden dolayı MS 64 yılında  Roma’ya bağlanarak bir Roma Garnizonu şehre yerleştirilmiştir.  
 
İktisaden gelişerek  para basma seviyesine yükselen ve  daha sonra   tamamen Roma hakimiyetine giren Trabzon’un Roma döneminde de bazı olaylar nedeniyle kısmen tahribata uğramıştı fakat  MS 255 yılında Boranlar  tarafından  bir baskınla ele geçirilerek tamamen harabe haline getirilmiş, kaçamayan ahalisi kılıçtan geçirilmiş ve bir kısmı da  esir olarak götürülmüştür. Tarihler bu baskından sonra Trabzon’un 30-40 yıl ıssız ve  harabe halinde kaldığını kaydeder(53).
 
Karadeniz sahillerindeki koloni kentçiklerinde yaşayan Helenlerin  varlığı ile bölgede yaşayan diğer  halkların  Helen  kültürünün etkisine kalarak Yunanca konuşmaya başladıkları  ya da bölgenin  Helenleştiğini  söyleyebilmek mümkün değildir. Böyle bir şey ancak tarihi çarpıtmak için söylenebilir. Bölge halkının onuncu yüzyıldan sonraki asırlarda  yerel lisanlarının  yerine  Rumca denilen ve Yunanca’dan  bazı farklılıkları olan  bir lisan konuşmaya başlaması ve bu lisanın bölgede  tarih boyunca konuşulmuş diğer mahalli lisanların yerini alması doğrudan doğruya   bölgede Hıristiyanlığın yayılması süreci ile başlayan , Yunanca’nın Onuncu asırda Bizans’ın devlet dili haline gelmesinden  ve Trabzon  da devlet kuran Komnenos hanedanı döneminde yaygınlaşıp gelişen bir süreçte gerçekleşen bir olaydır. Bu süreç Osmanlı döneminde  de devam etmiş ve Osmanlı döneminde bölgeye yerleştirilen  ve Yunan ya da Rum  kökenli olmayan Arnavut, Boşnak,Laz,Abhaz menşeli Hıristiyan  unsurlar da dillerini unutmuş bölgedeki diğer Hıristiyan unsurların ve kilisenin lisanı olan Rumcayı konuşmaya başlamıştır. Genel  bir değerlendirme yaparsak bölgede Miletos/Miletli Kolonistlerinden kalanların Ortaçağda aynı sahillerde koloni kurup deniz aşırı ticaret yapmış olan Venedik ve Cenevizli kolonistlerden kalanlardan çok da fazla olmadığı söylenebilir.
 
HEPTAKOMENTLER
 
 Strabon  Trabzon un güneydoğusunda  tepeleri Heptakoment’ler tarafından işgal edilmiş Moskhia dağları ,bu dağla birleşen  çok kayalık  Skydises/İskit  dağı ve  Pontos’un doğu tarafı diye tarif ettiği, Trabzon’un batısından Samsun’a kadar  uzanarak  bölgeyi meydana getiren Paryadros dağlarından  bahisle(54) tüm bu dağlarda yaşayan insanların tamamiyle vahşi olduğunu fakat Heptakomet’lerin  daha da kötü olduğunu belirterek Heptakomet’lerle ilgili şu bilgileri verir:
 
“Bazıları ağaçlarda veya seyyar ahşap kulelerde yaşarlar. Bu kulelere Mossyn dendiğinden antik devirde bu insanlar Mosynek’ler olarak adlandırılmışlardır. Bunlar vahşi hayvan   eti  ve ceviz  (fındık ve kestane) yiyerek yaşarlar ve kulelerinden atlayarak yolculara saldırırlar. Heptakomet’ler Pompeidus’un ordusu dağlık ülkeden geçerken üç Roma bölüğünü imha etmiştir. Bunlar ağaç sürgünlerinden elde edilen deli balı kaselerle yol üzerine bıraktılar ve askerler bunu yiyip de bilinçlerini kaydedince onlara saldırarak kolayca hepsini saf dışı ettiler. Bu vahşilerin bir kısmına da Byzeres denir(55).”
 
Strabon da eski müelliflerin halklara,halkların kendilerini andıkları isimlerden  başka isimler vermesini  “bu isimler Hellanikos ve Heredotos ve Eudoksos tarafından bize zorla kabul ettirilmiştir” diye eleştirisel olarak açıklamaktadır. Hiç şüphesiz bu durum bir coğrafyacı olarak onun da bu halkları  tanımlamada güçlüklerle karşılaşmasına neden olmuştur. Nitekim Ksenophon Giresun’un batısında yaşayan halkı ağaçtan yapılmış evlerde oturdukları için Mossynoik olarak tanımlarken o da Rize’nin güneyine düşen dağlarda yaşayan halkı ahşap evlerde oturdukları için eskiden Mossynoik olarak adlandırılan halk olduğunu düşünmüştür. Tüm Karadeniz bölgesi halkı ahşap evlerde oturduğu için  bu olgunun bölgede yaşamış halkları tanımlamak için hiç de doğru bir kriter  olmadığı  bir gerçektir. İlk çağ yazarlarının bölgenin coğrafi şartlarından ötürü bölgeyi ve yaşayan halkları yakından tanımalarına imkan olmadığı için onlarla ilgili daha önce verilmiş bilgilere  ve onlarla ilgili anlatılan hikayelere rağbet etmeleri doğaldır. Bu nedenle aktarılan bilgilerin  bu anlamda bir filtreden geçirmek  gerekir.
 
 
 
 
Yukarı Kolkhis olarak adlandırılan ve Trabzon’un güneydoğusunda  yer alan Moskhia dağlarının üzerinde yaşayan bu halka verilen  Heptakomet’ler adı  Yediköy’lüler anlamındadır(56). Bu adlandırma bize  Osmanlı belgelerinde bu gün Rize’ye bağlı İkizdere ilçesinin bulunduğu  bölgenin Kurayiseba (Arapça Yediköyler demektir)  olarak adlandırılmış olduğunu hatırlattı.
 
Strabon  bize Heptakomet’lerin  Pompeidus’un ordusunun dağlık bölgeden geçerken üç Roma bölüğünü imha ettiklerini bildirirken bu birliklerin hangi yolu izlerken bu olayın gerçekleştiğini  bildirmez ama o dönemin olaylarını değerlendirerek  yorumlarsak   bu olay muhtemelen   Pompeidus’un M.Ö. 66 da  nihai yenilgiye uğrayan ve Doğu Anadolu’dan Karadeniz sahillerine oradan da Kırım’a  geçen  Pontos Kıralı  Mithridates VI. (MÖ 121- 63 ) i yakalamak ve topraklarını ele geçirmek  için bölgede faaliyette bulunduğu sırada cereyan etmiş  olsa gerekir. Heptakomet’ler adı bize Yediköy’leri ve bu gün Rize’ye bağlı  İkizdere ilçesini  işaret ettiğine göre bu birliklerin bölgeden  geçiş yolu  bu gün Rize-Erzurum karayolunun geçtiği   Ovitdağı Geçidi olmalı.
 
Yörede yaptığımız gezilerde “Ovit”  kelimesinin bölgede “Arı” anlamına geldiğini ve eski çağlarda  bu bölgede kaya ve ağaç kovuklarında çok sayıda  yabani arı petekleri olduğu için  dağa Arı Dağı anlamında Ovit Dağı dendiğini   tespit ettik. Şifalı balı ile çok meşhur olan Anzer /Ballıköy’ün bu bölgede olması da dikkat çekicidir. Heptakomet’lerin Romalı askerleri  saf dışı etmek için  yolların üzerine bıraktıkları  Deli Bal/Tutanbal  ve bu baldan yiyenlerin “Baltutması” denilen  yarı zehirlenme  sonucu girdikleri derin uyku/koma hali bölgede bugün de  bilinen bir durumdur.  Uzmanlar arının  çevrede bolca bulunan çiçekler arasındaki  bazı zehirli türlerden aldığı polenlerle yaptığı  balda bu durumun görülebileceği kanaatindedirler. Arıcılık yapanlar ise arının zehirli bitkilerden polen almadığını bilirler. Gerçekte ise baltutması denilen olay arıların bölgede ilk çağlardan bin dokuz yüz altmışlı yıllara kadar yaygın  olarak tarımı yapılan ve tarih boyunca bölgedeki tekstil sanayinin temelini teşkil etmiş olan  Hintkeneviri/Kendir bitkisinden  aldıkları polenlerle yaptıkları baldan  yiyenlerin bir müddet sonra  baş dönmesi,kusma ,ishal gibi belirtilerden sonra girdikleri derin uyku ya da  koma halidir
 
Bütün bu verilerin ışığında Strabon’un verdiği bilgileri değerlendirirsek  Heptakomet’lerin Trabzon’un doğusunda,Rize’nin  güneyine düşen Moskhia Dağları üzerinde  bu gün İkizdere bölgesinde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Heptekoment’lere komşu olan Byzeres’lerden başka bu dağlara adını veren  Moskhi’lerin de Kaçkar’ların  batı uzantısının üzerinde ve güney yamaçlarındaki vadilerde  yaşadığını söyleyebiliriz.
 
 
İlk çağlarda bölgeyi  hakimiyeti altına almış  olan Pers imparatorluğunun   gücünün zirvesine çıktığı dönemlerde bölgeden vergi  aldığını ve M.Ö. 480 de Yunanistan seferine çıkan Pers  ordusunda bölgede yaşayan topluluklardan oluşan birlikler bulunduğunu biliyoruz(57). Fakat Ksenophon’un  bölgeden geçtiği MÖ 401 yılında bölgedeki halkların hiç biri Pers imparatorluğuna bağlı değildi.
 
Orta Karadeniz’de Amasya,Kastamonu Sinop bölgesinde  yerli halkın gücüyle  bir Pers asilzadesi tarafından kurulmuş olan  Pontos devleti  de güçlü olduğu dönemlerde Ordu ve Giresun’un dağlık bölgelerinde yaşayan Tibaren’ler  vd. toplulukları kendine bağlamış fakat Harşit Çayının doğusu ile Çoruh nehrinin denize döküldüğü yerin batısı arasında kalan  bölgede yaşayan topluluklar üzerinde hakimiyet sağladığına ya da bölgeyi kontrolü altına aldığına dair tarihlerde herhangi bir kayıt yoktur. Bu dönemde Karadeniz’in doğu ve kuzey sahillerindeki Helen koloni şehirleri gibi Trabzon şehri de ticaretine serbestçe devam edebilmek için Pontos devletine vergi  vermiştir.
 
Bütün Anadolu’yu Roma’ya karşı etrafında toplamış , 22 dil bilen  ve Anadolu’nun yerli halklarından oluşan  ordusundaki  askerlere  kendi dilleri ile hitap edebilen Büyük  Mithridates V. bile Roma’nın önünden kaçıp,Doğu Anadolu’dan Kırım’a geçmek için Karadeniz’e ulaşmak isterken  geçtiği bölgedeki topluluklardan   geçiş izni alamamış onlarla çatışarak bölgeden geçmek zorunda kalmıştı (58).
 
Anadoluya hakim olan Roma Doğu Pontos denilen bölgeyi başlangıçta  Deitoros (MÖ 64 - MÖ 40), Polemon gibi  vasal krallarla yönetmeyi uygun bulmuştu. Fakat  Part savaşlarında Trabzon, Roma’nın Doğu Anadolu’daki ordusunun önemli bir ikmal  limanı olduğu için Nero(M.S. 54 -68) zamanında Roma’ya  bağlanmıştı(MS 64). Vespasianus (M.S. 69  - 79) zamanında ise bölgenin vasal krallarla yönetilmesi işleminden  vazgeçilerek   Roma İmparatorluğunun doğu hudutları  Legionlar   vasıtasıyla korunmaya  ve askeri garnizonların yerleştiği  bölge doğrudan  Roma’dan atanmış  yöneticiler vasıtası ile  idare edilmeye başlanmıştı.
 
Eski çağlardan bu yana  birçok topluluk  bölgeye yağma ya da sığınma amacıyla gelip yerleşmişti. Yeni gelen  topluluklar kalabalık ve  güçlü oldukları zaman  bölgede  daha önce yaşayan toplulukları bulun doğu sınırlarını emniyet altına alma politikalarına göre şekillenmeye başlamıştı. Bu durum Roma/Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı dönemi için de söz konusudur.
 
İmparatorlukların  güç zaafına uğradığı  ve doğu hududunda istikrarın sağlanamadığı dönemlerde ise bölgeye yerleşmeler daha çok bağımsız grupların  dağların  derin vadilerine sığınması  ve coğrafyanın da sağladığı imkanlarla bu dağlık bölgede sığınmak zorunda kaldıkları  tehlikeden  korunmaya çalışması   şeklinde olmuştur. Yukarıda  saydığımız her iki  nedenden dolayı  kavimlerin göç,orduların sefer ya da büyük ticari  yollarının üzerinde olmamasına  rağmen çok sayıdaki grup   tarih içinde bu bölgede yerleşmiş ve çoğu kez  burada bulunan gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuşlardır. Tarihi kaynaklarda bu grupların gelip buralara yerleşmesine ait bilgi bulamazsak da bazen bir  vadi ve vadiye yayılmış köyler , bir dağ,bir köy ya da yer ismi  bazen de bir aile lakabı bize bu grupları tanıtır. Bu isimlerin yaygınlığı ise  yerleşen grubun kalabalık olmasının ötesinde  idari bir gücün kontrolünde iskan ettirildiklerini düşündürür.
 
Roma döneminde bölgede Roma hakimiyetini sağlamak için sürdürülen harekatlar, Roma topraklarının doğudan Part’ların ve Karadeniz’in kuzeyindeki  Got ve Hun gibi kavimlerin  akınlarından  korunmasına yönelik  harekatlar bölgenin  nüfus yapısında  değişikliklere neden olmuştur. Bu durum  daha sonraki  asırlarda İran’da yükselen Sasani’lerle(M.S.  3 - 7. yy)  sürdürülen savaşlar da da devam etmişti.
 
Bölgenin asırlar boyu süren  bir çekişme alanı halinde olması  ile   tahribat da  büyük olmuş,bölgede yaşayan topluluklar  bu durumdan hoşnutsuzluklarını  sık sık  yükselttiği isyanlarla dile getirmişti. Tarımsal kaynakların çok kısıtlı olduğu bölgede ve  birkaç asırlık bir süreçte  oluşmuş   doğal bir  denge içinde yaşayan toplulukların  yıpranmasına, yer değiştirmesine ,savaş,açlık yada hastalıklar nedeni ile  nüfuslarının azalmasına  neden olmuştur.
 
Bu durum daha sonraki asırlarda da devam etmiş zamanın iki dev gücü Roma/Bizans ile İran’ın asırlar süren çekişmesi ve daha sonraki asırlarda Müslüman Arapların akınları  sadece Güneydoğu  Karadeniz bölgesinin değil Anadolu da yaşayan toplulukların  da maddi ve manevi olarak çökmesine yok olmasına  yol açmıştı. Anadolu’da topraklar ıssızlaşmış   saldırılardan kaçan topluluklar   sarp yerlere  sığınırken hastalık ya da açlık nedeni ile kırılmış,buralara sığınan diğer gruplarla kaynaşarak yeni gruplar oluşturmuştu. İmparatorluğu yönetenler yıpratıcı savaşlar  nedeni ile boşalan topraklara  yeni gruplar yerleştirerek şenlendirme çalışmalarına girişmiş ve asırlar içinde Anadolu’nun  nüfus yapısında büyük değişiklikler meydana gelmiştir.
 
İlk çağlarda Doğu Karadeniz bölgesinde yaşadıklarını  bu döneme ait bilgi veren kaynaklardan tespit ettiğimiz  toplulukların bir kısmına daha yakın döneme ait kaynaklarda rastlayamıyoruz. Bunun nedeni bu toplulukların daha yakın kaynaklarda farklı bir şekilde isimlendirilmiş olması ya da başka topluluklarla kaynaşarak daha değişik  sahalara   yayılmış ve yeni bir topluluk oluşturmuş olmalarıdır.
 
Bir kısmının ismi ise etnik bir grubun adlandırılmasının ötesinde geniş  coğrafi bir bölgenin adlandırılması olarak  karşımıza çıkıyor. Çoğu kez bir etnik grubun ismi ile adlandırılan coğrafi bölge  başka topluluklar tarafından iskan -*dilmiş olsa bile bu adlandırma daha sonraki asırlarda da  devam etmektedir.  Bu da konuyu araştırmak isteyenlerin çok dikkatli olmasını gerektiren bir husustur. Çünkü  tarihi kaynaklarda verilen bilgilerde anılan isimler çoğu kez etnik özelliklere işaret etmenin ötesinde coğrafi anlamlarla yüklüdür.Bu duruma en uygun örnek Trabzon bölgesinde yamış olan Can/Tzan/Sanni lerdir.
 
Strabon’un “Ksenophon’un Makronlar diye bahsettiği halk” olarak tanımladığı Tzan/Can lar Arrianus’un verdiği bilgiye göre doğuda İyidere güneyde Gümüşhane/Canca ve Trabzon üçgeninde yaşamaktaydılar.
 
Roma’nın Kappadokya valisi olan ve kendisine bağlı topraklarda bir teftiş ziyaretine çıkan Arrianus imparatora yazdığı mektubunda  Satala (şimdi Kelkit’e bağlı Sadak Köyü) dan Trabzon’a geliş yolu üzerinde olan bölge halkı için şunları yazıyordu:
“Ksenophon’un çok savaşcı ve Trabzonluların (Trabzon şehrinde yaşayan Hellen kolonistlerin) düşmanı diye tabir ettiği Driller bence  Tzannilerdir.Bu gün dahi son derece savaşcı ve Trabzonluların Can düşmanıdırlar.Silahla donatılmış yerlerde yaşıyorlar ve kralsız bir halk.Romalılara haraç veriyorlar.Kendilerini haydutculuğa  verdikleri için  haraç ödemeye zahmet etmiyorlar. Fakat şimdi eğer istenirse  ya görevlerini yerine getirecekler ya da köklerini  kurutacağız.”(59)
 
MÖ 400 yıllarında iki ayrı toplum olarak gördüğümüz Makron’lar ve Driller’in  yaşadıkları  bölge  beş altı asır sonra Arrianus tarafından  Tzan/Canların yaşadığını bölge olarak tanımlanıyordu.Arrianus’un bu tanımlamayı yaparken dayandığı kriteri  sadece Canların da Driller gibi Trabzon kentinde  yaşayan ve bölgenin otokton halklarıyla bir alakası olmayan  Hellen veya Romalı kolonistlerin can düşmanı olmaları değildir. Arrianus bu  kanaatini yazarken belirtmesede biz onun   Kappadokya valisi olarak  çıktığı teftiş seyahatinde   Satala da ki (bu gün Kelkit’e bağlı Sadak köyü) Roma legionundan Trabzon’a  gelirken geçtiği bölgede edindiği izlenimlerinden de etkilenerek   bu kanaate vardığını düşünüyoruz.  Trabzon’un çevresindeki dağlık bölgede yaşayan Canlar  sürekli isyanlarla Romanın bölgedeki hakimiyetine gölge düşürmüş ve Justinianos döneminde(527-565)  ancak  itaat altına alınabilmişlerdi.
 
Adlandırmalar sadece coğrafi bölgeye göre değil adlandırana göre de değişebiliyordu. Nitekim 11. Yüzyılda Gürcü kaynakları Bayburt’un  kuzeyini  Chanet  olarak adlandırırken  İslam ve Osmanlı kaynaklarında(60) Samsun’a kadar olan  bölge Canik olarak geçiyordu. Nitekim 13.yy da  İbn Bibi  El Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-umuri’l-Ala’iye adlı eserinde 1230 yılında  Sinop’u bir baskınla ele geçirmek isteyen Trabzon Kralı I.Andronikos(1222-1235) için  Canik Hükümdarı/Caniti (61) diye bahsediyordu. Aynı dönem Bizans kaynakları ise Trabzon Krallarının Laz dükleri olarak  kaydediyordu.
 
Yine bin üç yüz ellili yıllarda  Trabzon krallarının  Gümüşhane-Torul bölgesinin hakimi olan Tzanites’lerin beyini  devletinin hizmetine alabilmek ve ehilleştirip asimile edebilmek için  Trabzon şehrine  yerleştirdiğini reislerine  ve aile mensuplarına idari görevler verdiğini biliyoruz(62). Aynı döneme   Samsun -Ordu-Giresun  bölgesindeki  Türkmen beylikleri ise Canik Beyleri olarak adlandırılmaktadır(63).    Samsun-Ordu bölgesindeki dağların ismi olarak karşımıza çıkan  Canik Dağları, Osmanlının son asırlarında   bu günkü Samsun-Ordu vilayetlerini   bir idari birim olarak içine alan. Canik Sancağı adlandırmaları da bu dönemlerde kaynaklara geçen adlandırmalardan kalmıştır.
 
Tarihi bilgi veren kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerden ve bölgede Canlara işaret eden Canayer(şimdi Buzluca/Araklı), Zaniki(şimdi  Yiğitözü /Araklı),Canca( eski Gümüşhane) gibi isimler bırakmış olmalarından hareketle Trabzon’un güneyine ve doğusuna düşen topraklarda ,güneyde  Maçka-Torul Gümüşhane  doğu ve kuzeyde Of /Solaklı deresinin batı yakasından  itibaren Sürmene - Yomra bölgesi olarak sınırlarını çizdiğimiz coğrafyada  yaşadıklarını tespit ettiğimiz   Canların çok  daha batıda Samsun bölgesine isimlerini vermelerini (64) yukarıdaki  kaynaklarda yer alan bilgilerden hareketle açıklamamız oldukça zor görünmektedir. Bazı araştırmacılar   Canlar daha sonraki asırlarda  batıya doğru hareket etmiştir gibi bir açıklama getirmeye çalışmaktaysa da bunun  tarihi gerçeklerle ne kadar uyuştuğu tartışmalıdır. 
 
 
Canlarla ilgili söylediklerimizi Laz adlandırması içinde söyleyebiliriz.  Bizans kaynaklarının Karadeniz’in güney doğu sahillerini Laz olarak  adlandırması adı geçen bölgede yaşayan halkın Laz kökenli olduğunu belirten etnik menşe ye işaret eden bir adlandırma  değil  sadece coğrafi bir adlandırmadır. Prokopius’un  Lazika Krallığı olarak adlandırdığı devlet de  bu gün Türkiye’nin Kuzey doğu sahillerinde Rize’nin  ve Artvin’in    sahile yakın bazı köylerinde yaşayan ve Lazca denilen bir dil konuşan Laz’ların(yakın çevrelerinin adlandırmalarına göre Mohti Laz’ların) değil,Krallığın kurulduğu  topraklarda bir miktar  Mohti Laz ( ya da Türkiye de yaşayan Lazlarla aynı etnik gruba dahil Laz) yaşamasına rağmen Megrel’lerin Krallığıdır. Nitekim Bizans kaynaklarında Lazika olarak  geçen bu krallıktan  Gürcü kaynaklarında Egrisi/Megrel Krallığı olarak bahsedilir(65). Ayrıca  Lazika Krallığının sınırları hiç bir zaman bugünkü Rize ve Artvin ilimizin topraklarına kadar uzanmamış bu topraklar Roma hudutları içinde kalmıştır.
 
Seyyah ya da tarihçilerin dışarıdan bölgeye işaret eden açıklamalarında bölge için kullandıkları etnik kökten gelen adlandırmanın bölgenin etnik yapısını açıklamamız için yetersiz bazen de yanıltıcı olduğu şüphesizdir. Bu nedenle biz bu çalışmamızda   daha yakın dönemlerde bölgeye gelip yerleşmiş ya da  çoğu zaman yerleştirilmiş  gruplara ait  bilgileri bu açıdan sorgulamayı tercih ediyoruz.Bunu yaparken de kaynaklarda geçen  yer isimlerini  haritada işaretlemeyi  ve anlatılan bilgileri işaretlenen bu yerin etrafına yerleştirmeyi uygun bulduk.Bir de kaynaklarda açıkca belirtilmemesine rağmen bölgede iskan etmiş guruplar var ki  bunların varlığını da yine bu topluluklara işaret eden yer isimlerinden tesbit edebiliyoruz. Bölgede iskan etmiş toplulukları  tesbit ederken yararlandığımız bir  diger kaynak ise geçmiş dönemler de ve günümüzde  kullanılan  akraba isimleridir. Mikro seviyedeki bu verilerden hareketle  makro seviyede  önümüze konulmuş olan görüşleri sorgulama  ve gerçeğe daha  fazla yaklaşma şansı elde edeceğimiz şüphesizdir.
 
 Roma hakimiyetinin  sağlanmasından sonra  bölgenin etnik  ve idari yapısı hakkında bilgi elde ettiğimiz en önemli  kaynak  Roma’nın Kappadokya valisi olan Arrianus’un Periplo adlı eseridir. 
Arrianus,  Trabzon’dan  deniz yolu ile doğuya doğru olan seyahatinde bu gün Araklı ilçesinin kenarında bulunan İssiporto/Hyssus limen /Araklı limanından ismini alan İssonehri/Karadere’den  90 stadion ( yaklaşık 17 km ) doğuda ki  Of i nehri/Solaklı deresi ne   işaret eder ve bu nehrin  Colchi’lerin memleketin Tiannica’dan ayırdığını belirtir(66).
 
 Rize’nin doğusuna düşen topraklarda Machelon’lar ve Eniochiler’in bulunduğundan bahseden Arrianus, Eniochilerin Kralı olan Anchilo’nun Sarayının Atina( bu gün Pazar ilçesi) 40 stadion (yaklaşık 7.600 m) uzaklıktaki Pritani’de olduğunu kaydeder(67). Bu ifade öncelikle bize  Machelon’ların  Rize bölgesinde Eniochi’lerin ise  Pazarın doğusunda  yaşadıklarını açıklar. Bu durumda da Einochi’lerin Kralının oturduğu yer olan Pritani’nin neresi olduğu sorusuna cevap aramak durumundayız ki onun  verdiği bilgilere göre  Pritani’nin  Furtuna Deresi yakınlarında  olması gerekiyor. Çünkü   Arrianus bu isimi  Trabzon dan doğuya doğru olan seyahatinde deltalarından geçtiği nehirleri sıralarken de veriyor. Pritani’nin aynı zamanda nehre ismini veren bir yerleşim yeri olduğu şüphesiz  ve  bu yerin Furtuna Deresi’nin denize kavuştuğu  yerin batısındaki platonun üzerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Bu platonun  Eskitrabzon(şimdi Pazar / Hamidiye köyü) ismini taşıması ve günümüzde bile  Trabzon’un  eskiden burada kurulduğuna dair söylencenin yaygın olması  bu yeri ilginç kılan bir başka nedendir.  
 
Arrianus  doğuya doğru seyahatinde önce  Kralları Farsmane olan Zidriti’leri, Zidriti’lerden sonra  Hadrianus tarafından atanan vasal Kral Malassa tarafından yönetilen Lazları,Lazlarla komşu  olan ve Hadrianus’un babası sayesinde  vasal Kral yapılmış olan Giuliano tarafından yönetilen Apsili’ler Apsili’lere yakın ve Hadrianus’un atadığı Vasal Kral  Resmaga tarafından yönetilen  Abaschi’ler,Abaschi’lerden sonra da Krallığın Hadrianus’a borçlu olan  Spadaga tarafından yönetilen Sanigileri  sayar ve Sebastopolis şehrinin Sannigi’lerin toprağında olduğunu belirtir(68).
 
Roma vasal krallarla yönetilen bu bölgenin  kontrolünü Karadeniz sahilindeki Hyssus,Apsaros, Fasi/Poti, Sohum ve Pitsunda  kalelerindeki garnizonları ile sağlıyor(69) ve başlangıçta bu  beyliklerden vergi  ve asker alıyordu. Askeri destek vermek yükümlülüğü  zaman zaman Kuzey Kafkasya’dan Roma  topraklarına yapılacak olan akınların önünü kesmek şeklinde  oluyor ya da İran ordusu ile yapılan savaşlarda  Roma ordusuna yardımcı  birlikler vermeye  dönüşüyordu. Bu beylikler bazen kendi aralarında bazen de  bir ikisi birleşerek işgalci Roma’ya karşı mücadele ediyorlardı(70). Bu mücadelede  Rion nehri civarında  oturan ve Bizans kaynaklarının  bazen  Lazlar olarak andığı  Megrel’ler  diğer beyliklere üstünlük sağlayarak Roma ve Bizanslıların Lazika,Gürcülerin ise Egrisi=Megrel dedikleri krallığı kurdular. Megrel’ler bu gün Rize’nin Pazar,Ardeşen,Fındıklı,Arhavi ve Artvin’in Hopa  ve Borçka ilçesinde bazı köylerde yaşayan Mohti Laz’lardan farklı bir dil konuşan ve farklı gelenekleri olan bir toplumdur .
 
 Bizans-İran çekişmeleri arasında sıkışan ve kralları Roma tarafından taç giydirilen  Lazika/Egrisi=Megrel krallığı 4. ve 5. yy da Roma ile iyi ilişkiler içindeydi .Romalılar da  bu ülke ile kendileri açısından çok karlı bir ticaret yürütüyorlardı. Bu durum Justinianos(527-565) zamanına kadar sürdü. Justinianus imparatorluğun restorasyonu çalışmalarında sahildeki  kalelerden başka  iç  kesimlere ulaşımın kontrol edilebileceği bir nokta olan Petra’da bir kale inşa ederek bölgedeki en büyük Roma garnizonunu buraya yerleştirdi. Petra’nın  valisi Tsibe ve diğer yöneticileri ticarete tekel koyarak bölge halkını soymaya başlamıştı. Bu durumdan sıkıntıya düşen  halk ve yöneticiler İran’dan destek alıp  Romalıları ülkelerinden kovmaya karar verdiler. Fakat yardıma gelen İranlılar da Romalıları  aratmadılar. İranlıların bölgeye kalıcı olarak  yerleşmek için uğraştığını anlayan bölge halkı sonunda tekrar Romalılardan yardım istediler. Bölge Romalılarla  İranlılar arasında  bir çekişme alanı haline gelmişti(71). Bu çekişmede bölge  halkı bazen iki yabancı güçten birine  destek vererek diğerini  cezalandırmak istiyor,bazen de bölgedeki halklardan bir kısmı  İran’ı bir kısmı  da Romalıları destekliyordu.
 
Justinianos bölgedeki hakimiyetini Hıristiyanlık yoluyla pekiştirmek istediğinden bölgedeki halkların Hıristiyanlaştırılması çalışmalarına  başlamış ve halklarının çoğunluğu  ile yöneticiler Hıristiyanlığa sokulmuştu. Trabzon’un doğusuna düşen topraklarda ,Lazika olarak adlandırılan Rion Nehri civarında, Abhazya’da  ve Gürcistan da Hıristiyanlık  4. yy dan  itibaren yayılmaya başlamıştı(72). Bölgede bu dönemlerde kurulan ve bir çoğu yerel mezhepleri temsil eden bu eski kiliseler,İran’ın bölgede hakimiyet kazandığı  dönemlerde  Zerdüşt dinini yerleştirme  çabaları ve bölge halklarının  geleneksel  Putpereslik dini kurumlarının mücadelesi ile  tahrip edilmişti. 6.yy da Justinianos’un   bölge halklarını  daha itaatli ve bağımlı hale getirmek için bölgedeki Roma garnizonlarının ve vasal kırallarla yağılan bağlaşıklık anlaşmalarının yanı sıra  Hıristiyanlığı  devreye sokması(73) ile bölgede kurulan yeni kiliseler ve piskoposluklar  İstanbul da bulunan patrikliğe bağlanmıştı. Böylece  kilise ve  İncil’in  ve daha sonra devletin dili olan Yunanca Roma gücüyle yayılmaya başladığı için kiliseler Rum kilisesi ve kilisenin dili olan Yunanca’da yerli dillerden birçok kelime ile  zenginleşerek Rumca olarak anılmaya başlanmıştı.
 
Gürcistan da geleneksel  putperestlik dini  ve bu dinin  Kurumi(74) denen rahipleri  iyi örgütlenmiş ,zengin ve  itibarlı bir mevkie sahip olduğu için Hıristiyanlık da kısa sürede zengin kiliselere sahip olmuş Yunanca’nın etkisinden kurtulmuş ve İncil  Gürcü alfabesi ile  Gürcüce’ye  çevirerek Bizans dan bağımsız Gürcü kilisesi organize edilmişti(75). Daha sonraki asırlarda Abhaz kilisesi de Bizans’daki Ortodoks Patrikhaneden ayrılıp Gürcü Patrikliğine bağlanmış ve  Abhaz Krallığı  10.yy  ikinci yarısı ile 11.yy başlarında  Bizans’ın bölgede dayandığı en büyük güç olan Rum Piskoposluklarını kapatılarak bölgede yeni Gürcü kilisesine bağlı piskoposluklar kurulmuştur(76). Bu durum Karadeniz’in doğu sahillerinde Gürcü dili ve kültürünün yayılmasına yol açmıştır.
 
Çoruh Nehrinin denize döküldüğü yerin batısında kalan bölge  doğrudan Roma ve Bizans’ın legionlarla korunan sınırları içinde kaldığı  için bu gelişmelerden etkilenmemiş  hududa yakın bölgede yoğun olarak yaşayan Mohti Laz’lar dillerini koruyabilirken daha  batıya  doğru olan bölgede yaşayan Lazlar,Canlar ve diğer topluluklar asırlara sarkan Hıristiyanlaşma süreci içinde  ve onuncu yüzyılda n sonra başlayan bir süreçte papazlar tarafından “ İncil’in dili dışında bir dilde konuşulan her kelime  cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır” şeklinde telkinleri ile kendi dillerini unutmaya,  devletin ve bağlı oldukları kilisenin dili olan Yunancayı konuşmaya zorlanmış,özellikle bölgedeki sahil şehirlerinde ve giderek köylerde yerel dillerinden de etkilenmiş bir Yunanca konuşulmaya başlanmıştır.

Bu tür uygulamalar Bizans’ın milli siyaseti idi ve bu siyaset  sadece halkların dillerini değil,eski dinlerine ait inanç ve kültürlerini, Hıristiyanlığın  yerel mezheplerini  hatta çeşitli dönemlerde dağlık bölgenin kuzeye bakan  vadilerine sığınmak zorunda kalan Ermeni inancına sahip  külar M.S. 378 yılında Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru ilerleyip, Tunayı geçti ve 404 yılında Trakyadaki Roma topraklarını istila ettiler(78).Doğuda kalanlar ise   MS 395-98 yıllarında da  Kafkas geçitlerini aşarak Anadolu’ya girdi ve Bizans eyaletlerine saldırdılar. Erzurum Karasu bölgesinden Fırat’ı geçerek  Malatya üzerinden Antakya ya ulaşan ve Antakyayı alan Hun akıncılarının başında Başik ve Kursik adlı iki kumandan vardı(79).Bir kısmı Suriye’yi geçip Filistin’e kadar inen ve Ankaraya yönelip tekrar Kafkasya ya yönelen  Hunların bu seferi(80) bazı tarihçiler tarafından Türklerin Anadolu’ya ilk girişi olarak açıklanır(81). M.S  5.yy başlarında Kartli/Gürcüler Bizans’a karşı  M.S. 370 - 470 arasında  Kafkasya’nın  ve Karadeniz’in kuzeyine hakim olan  Hun’lardan yardım almış ve Hun askerlerinden  oluşan orduları ile Romalıları ülkelerinden çıkartmak için  karşı taarruza geçmişlerdi(82).
 
Batı’da ise Bizans 395 yılında Tuna civarındaki Hunları Hıristiyan yapmak için rahipler göndermeye başlamıştı(83).523 yılında  bu cabaların sonuca ulaştığını,İncilin Hun diline çevrildiğini, bazı Hun guruplarının Hıristiyan olmaya  ve Bizans ordusunda görev almaya başladığının  görüyoruz .
 
400 yılları civarında  Balkas ve Aral gölleri yöresindeki steplerde egemenlik kuran Juanjuan/Uar-Hun/Avlar’lar tarafından bulundukları Turfan vahasından 450 de  batıya sürülen Sabir Türkleri de Altay-Ural dağları  arasındaki düzlükte yaşayan Hun’ların arkasından bu bölgeye gelmiş olan  Ogur Türklerini  orta Volga bölgesine kadar batıya  doğru atmıştı(84). Teşkilatlı ve yüksek bir savaş tekniğine sahip olan Sabir’lerin  karşısında tutunamayan  ve 463 den sonra Karadeniz’in kuzeyinde  görünen Ogurlar, Kafkasyanın kuzeyinde yaşayan tüm halkları egemenlikleri altına almıştı.466 da Kafkasya üzerinden İran’a sefere çıkan  ve Kuzey Doğu Anadoluya giren Ogur guruplarının yönetici boyu Sarogurlardı(85).
 
 465-66  senesinde Bizans’a elçi gönderen Onogurlar  Bizans la ittifak sağlamış ve  482 de Bizans imparatoru Zenon Ogurlardan Doğu Gotlarına karşı yardım istemişti(86). Bir kısmı   tarihlerde göç ederek  Karadeniz’in kuzeyi ile   Doğu Avrupa’nın bir çok bölgesine yerleşmeye  başlayan Ogurların arası daha sonra  Bizansla arası açılmış ve 499 da Ogurlar Trakyaya sefer düzenlemişlerdi
 
 
 
Bu dönemde  Onogur(87), Saragur/Sarıogur, Uturgur/30 Ogur, Kuturgur/9 Ogur  kavimleri  Kafkasların kuzeyindeki Hun bakiyeleri ile karışmışlar,bu karışmadan 482 yılında Bulgarlar(Bulgamak fiilinden  karma, karışık,melez  anlamında) adı meydana çıkmışt(88)ı. Aralarında Bulgarların da bulunduğu bir kısım  Onogur boyu ise çok daha sonraları M.S. 680 lerde bugünkü Bulgaristan bölgesine yerleşecekti(89).
Hunlar,Uygurlar ve Avrupa Avarları Türklerin konuştuğu  Türki dili konuşurken Bulgarlar bu gün Türkçe’nin Çuvaş koluna ait Türki dili konuşuyordu.Arasındaki fark birinci kolun “ z ” sesi çıkardıkları yerde ikinci kolun “ r ” sesi kullanmasıdır(90).
 
 Onogur’ların  terk ettiği bölgeye   gelen  ve bölgede yarım yüzyıl kadar hakim olan Sabirler/Savir/ Zavir /Subar/Suvar /Sabarlar(91) daha sonra Kafkasya-Don-Volga üçgeninde  görünmüş ve   515/516 yıllarında Kafkasları geçerek Anadolu içlerine  Kayseri Konya ve Ankara bölgelerine kadar uzanan  akınlarda bulunmuştu. Bu olay da bazı tarihçilerimiz tarafından Türklerin Anadoluya ikinci girişi olarak tanımlanır ve Ağaçeriler(92) gibi bazı Türk unsurlarının bu akınlarda Anadoluya yerleştiği belirtilir.Bu sefer esnasında Bizans’la temasa geçen ve 527 de Perslere karşı Bizansla ittifak kuran Sabirler daha sonraki yıllarda kâh Bizans’ın kâh Perslerin tarafında yer alır(93).Bu durum 558 de Avarların  karşısında kesin bir mağlubiyete  uğramalarına kadar böyle devam etmiştir.
 
Lazika ya da Egrisi denilen krallığın Bizans ile İran arasında çekişme alanı olduğu 6.yy da(94) Karadeniz’in ve Kafkasya’nın  kuzeyindeki Türk kavimlerinden derlenen askerler de önemli rol oynamıştır. 555 yılında 60 bin kişilik bir ordu ile Lazika/Egrisiye yürüyen Sasani’leri orada Bizans,Megrel,Abhazların   yanı sıra Hun ve Sabir’lerden oluşan  birleşik bir ordu beklemekteydi(95). Ayrıca Megrelistan ile Leçkhumi sınırında Onoguris(96) adlı bir kale bulunması  da daha önce Onogur’ların da bu sahada etkinlikler gösterdiğine işaret etmektedir.
  
Orta Asya da  eski tebaaları olan Göktürklerin  MS 552 de isyan ederek üç yıl içinde tüm ordularını  yok edip batıya sürdüğü  Avar/ Uar-Hun /Juanjuan ‘ların(97) başlattığı üçüncü göç dalgası  Sabir’lerin bulundukları bölgedeki hakimiyetlerine son vermişti. Sabir’lerin bir kısmı Macarların bir kısmı da Hazarların arasına karışırken  Göktürklerin  baskısı ile  sıkışık bir durumda kalan Avar’lar da göç  yollarında karşılaştıkları pek çok kavimleri de birlikte sürüklediler. Avarların gerçek kimliğini bilmeyen Bizans tarihçileri Avarların önünde giden kavimlerine Sahte Avar  adını vermişti(98).Göktürklerin sıkıştırması ile harekete geçen diğer Türk kavimleri ile birlikte kendi boy birliklerini kuran  Avar’lar   Karadeniz’in kuzeyinde Volga nehrinin doğusuna gelmiş ve  Bizans’la temasa geçmişlerdi(99).Bu sırada Bizans imparatoru Justinianos Kutigurlara karşı  Utigurları kazanmak için çaba gösteriyordu.
 
 558 yılında Kandiş adlı bir Avar  soylusunun başkanlığında ki Avar heyeti  Alanlar ve Lazik yöneticilerden izin alarak  Kafkasya’dan geçti  ve Karadeniz üzerinden  Bizans’a geldi(100). Avar heyetine başkanlık eden  Kandiş  ismini  ya bir Avar boyu olan Kandiş’den(101) almış ya da Bizans kaynakları onu kendi adı ile değil  mensup olduğu boyun adı ile kaydetmişti.
 
Örgüler halinde omuzlarına sarkan saçları  Hun’lara benzeyen  giysileri ile Bizans halkı tarafından ilgi ve merakla seyredilen  Avar Heyeti Justinianos’un huzuruna çıkarak   hediyeler sundu ve  işbirliği önerdi. Justinianos’la Bizans’ı  kuzey  de barbarlarının akınlarından korumak üzere  anlaşan Avar elçileri ayrıca bu iş için Bizans’tan yıllık vergi de alacaklardı. İstanbul’dan ayrılırken  imparatorun muhafızlarından Valentinus da onlarla  birlikte  Avar ordugâhının bulunduğu Kafkas Dağlarının  eteklerindeki yere gitmiş(102) Bizans’ın düşmanı olan ülkelere saldırmaları konusunda anlaşma şartlarını Avar Kağanına onaylatmıştı.
 
Bizans’la işbirliği içine giren Avlar’ların Bizans Kıralının teşviki ile Utigurları,Zalları,Sabirleri mağlup etmiş,Antların ülkesini yağmalamışlardı.Bir kısmı arkalarından gelen Göktürklerin baskısından kurtulmak için  Karadeniz’in kuzeyinden batıya sarkarak Polonya ve Almanya’nın ortalarına kadar  ilerlemiş  562  yılında aşağı Tuna  havzasına yerleşerek  Bizans’la komşu olmuş ve  elçi göndermişlerdi(103). Bizans İmparatoru II.Justinianos  (565-578) Avlar’lara ödemesi gereken  vergiyi ödemeyi reddedince Bizans’a  saldıran Avarlar’lar Trakya ya kadar  gelmişler(104),geçtikleri bölgedeki Slav ve Bulgar Türklerine bağlı oymaklarla da savaşmış  onları yenerek  buyrukları altına almıştı.
 
 
 Bizans’la yüzyıllar süren bir savaşa başlayan Avlar’ların bir kısım  bakiyesi de  Kafkasyanın  kuzey bölgesinde kalmıştı. Avar’lar üzerinde   çalışmış  alimler  Kafkaslardaki Avar bakiyesinden(105) günümüze Dağıstan Avarlarının kalabildiği belirtirken diğerlerinin Kafkasları yerli halkları arasında çok çabuk eridiklerini kaydederler.Bizas İmparatoru Justin II 577 yılında İranla  savaşmak üzere Avarlardan bir bölüğünü maiyetine almış ve Anadoluya geçirerek  doğu hududuna yerleştirmiştir.    620 senesinde ise  Heraclios İran’a karşı  savaşmak  üzere Avarlar’la anlaşmış ve Doğu hududuna sevk etmişti(106) Biz bu çalışmamız çerçevesinde Doğu Karadeniz bölgesinde Uar-Hun/ Juanjuan/ Avarlar’dan iki boyun izini tespit edebildik. Bunlardan birisi   Kandiş diğeri ise Zavul(107)  boyudur.
 
Avar’ların Avrupa’ya geçmesinden yaklaşık on yıl sonra  567 de bölgede batı Göktürk orduları görülmüştü. Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan kavimleri itaat altına alan Göktürkler bölgede Ogur,Sabir ve Onogur boylarından Hazar boy birliğini kurmuşlardı (108). Ogur hükümdarı artık Göktürk hakanının adına Hazarları yönetiyordu.
 
Kafkasların Kuzeyinden Karadeniz’e ulaşan Göktürkler de Bizans’la temasa geçmiş 568 de Karadeniz üzerinden  Bizans’a elçiler göndererek  Bizans’tan  öncelikle  önlerinden kaçan  Avar’larla olan ittifaktan vaz geçilmesini istemişlerdi(109). Daha sonra Bizans’a ulaşan  elçileri ise  özellikle ipekten dokunmuş  hediyeler sunduktan sonra İran’a karşı işbirliği,İran tarafından kesilen tarihi ipek yolu ticaretinin Hazar Denizinin kuzeyi ve Karadeniz üzerinden bir yolla yeniden canlandırılması gibi çeşitli öneriler içeren  mektuplar  l bir devlet olarak ortaya çıkmışlardı. Tarihçiler Hazarların , hakim oldukları coğrafya da müttefikleri olan Bizans’ı  yüzyıllar boyu kuzey steplerinden gelen barbarların ,Viking’lerin ve Rusların  saldırılarından koruyan bir tampon görevi gördüğü, Kafkaslara hakim olup, Bizans’ın amansız düşmanı Sasani İmparatorluğunun yıkılmasını temin ettiğini,Arapların ilerlemesini durdurarak Doğu  Avrupa’yı Karadeniz’in kuzeyinden  gelecek olan Müslüman istilasından koruyarak  tarihe yön verdikleri  konusunda  ittifak halindedirler.
 
Anadolu’yu ve başkentini Sasani’lerin elinden kurtarmak üzere 622 ve 627 arasında İran üzerine üç sefer düzenleyen Bizans İmparatoru Heraclius (610-641)  Hazarlarla temasa geçmiş ve 627-628 de Hazar Hakanı Ziebel/Zebu (y a da Çebi Han) la  görüşerek ona  kızı Eudocia yı vermeyi vaat ederek aldığı destekle bu savaştan galip çıkmıştı(112). Bizans’ın müttefiki olarak 40.000 kişilik  bir ordu ile İran’a saldırılar düzenleyen  Hazarlar, bu seferleri ile  Sasani’lerin yıkılmasına neden olmuştu. Bryer ve Winfield  Heraclius’un 627-28 kışını Karadere’nin batısında ve Araklı burnunun sırtında ki Sousormanıa /Sürmene (şimdi Canayer/Buzluca) kalesinde geçirdiğini, Lazika’dan gemilerle  gelen Hazar Hakanı Ziebel/ Zebu/Çebi Han’la burada görüştüğünü belirtirken  İyidere’nin denize döküldüğü yerin  hemen doğusundaki Hazar yer isminin bu olayla ilgili olduğu kanaatindedirler(113). Aynı bölgede Of ilçesine bağlı Hazerkozan(şimdi İkidere) köyü vardır.  Ayrıca Araklı ya bağlı Ayvadere (Aho) köyünün bir mahallesinin adı da Hazer dir. Ayrıca Of da ki Eşkenaz /İşkenaz/Aşkenaz  (şimdi Kirazköy) köy isminin de Hazarlarla ilgili olduğunu sanıyoruz.
 
Çağın üç büyük imparatorluğundan biri olan Hazarlar aynı şekilde Müslüman Arapları da durdurarak Bizans’ı ve Hıristiyan dünyasını kurtarmıştır(114). Bu olaylardan sonra  Hazarlar Bizans sarayını etkilemiş Bizans İmparatoru V.Kostantinos (741-775) bir Hazar Prensi ile evlenmiş ve bu evlilikten doğan oğlu IV.Leon / Hazar Leon(775-780) daha sonra tahta çıkmıştır(115). M.S 740 de Hazar Kağanının  ve Komutanlarının Yahudi dinine girerek  bu dini Hazarların resmi dini haline  getirmesi(116) bu tarihten sonradır. Döneme ait bilgi veren tarihçileri hayrete düşüren bu olayla  Hazarlar  Hıristiyan ve İslam dini temsilcilerinin asimilasyon çalışmalarına karşı  kitabi dinlerin   üçüncüsü ve en eskisinin  benimseyerek  kendi kimliklerini  korumak istemişlerdir.
 
 Kafkasya’nın kuzeyindeki bozkırlarda yaşayan Sabir’ler,Saragur’lar,Samandar’lar,Balancar’lar gibi kabileleri hakimiyetleri altına alarak (117)  Hazar kimliği içinde eriten Hazarlara  karşı direnebilenler o tarihlerde oldukça güçlü olan  Bulgar Türkleri idi(118). 641 yılında Bulgarları yenen Hazarlar onları ikiye ayırmış bir bölümü batıya göçüp Tuna Boylarına yerleşirken, bir bölümü de  kuzeydoğuya Volga boylarına çıkarak Hazar egemenliği altında yaşamaya başlamışlardı(119). Tuna boylarına yerleşen Bulgarlar burada Islav kitleleri ile birleşerek  Bizans ile mücadeleye girişmiş ve devletlerini kurmuştu.
 
Bizans ordusu tarafından 530 da mağlup edilen Bulgar Türklerinden bir kısmı Anadolu’ya geçirilmiş,Trabzon (120)   Çoruh,Yukarı Fırat ve Doğu Karadeniz bölgesindeki garnizonlara asker olarak  yerleştirilmiştir(121). Fatih’in Trabzon’u  almak üzere  gelirken aştığı Bulgar Dağının  ismi bu zamandan kalmıştır. Bizans’ın  bundan iki asır sonra 755 de   Müslüman Araplarla savaşmak üzere Tohma ve  Ceyhan bölgelerine  ikinci bir  Bulgar Türk’ü  iskan eden Bizans’ın ileriki asırlarda da Hıristiyanlaştırarak  askeri hizmete aldığı Bulgarları Kappadokya bölgesine yerleştirdiğini(122)  ve 1X.yy kadar Balkanlarda kalan  Bulgar Türklerinin Slavlaşmasının tamamlandığını(123) biliyoruz.
 
M.S.  7.yüzyılın  ortalarından 9. yüzyıla kadar   Hazar İmparatorluğuna bağlı olarak  yaşayan ve Hazarlar adına Slavlar,Finler ve bulundukları bölgenin kuzeyinde kalan kabilelerden vergi alan(124)  Onogurların bir boyu olan Macarlar(125) , Oğuzların baskısı ile  harekete geçen  Peçeneklerin  saldırısına uğramış ve batıya kaymışlardı. VI.yüzyılın başlangıcında  Sabir’lerin yayılışı esnasında Sabir boy birliğine tabi olan ve 830 da büyük kısmı Don ile Dinyeper nehirleri arasında yerleşen Macarlar, Bulgarları yerinden sürmüş fakat   arkalarından devam eden saldırılar  nedeniyle  896 da Karpatlar’ı   aşarak bu günkü vatanlarına göçmüşlerdi(126).Macar halkı Hunlarla aynı soydan geldiklerini kabul ettikleri gibi batı ve Bizans kaynakları da Macarlar’dan Ungi-Huni olarak bahseder(127).
 
Ural dağlarının güneyindeki anayurtlarından Sabirler tarafından sürülen Macarlar 460-65 yılarında Karadenizin kuzeyindeki topraklara inmişler Kafkas Dağlaı ile Kuban nehri arasındaki bölgelerde Onogur,Utigur ve Bulgarlarla birlikte 830 lara kadar yaşamışlardı.Bu günkü yurtlarına göçtükleri zaman Hazarların kendilerine verdiği Kral (Arpad sülalesi)  yönetiminde (128) aralarına karışmış Hazar Peçenek,Kuman boyları ile  güçlü bir devlet kuran Macarlar   daha sonra Katolik misyonerlerin faaliyetleri ile Katolik Hıristiyan olmuş fakat Macar kimliklerini muhafaza etmişlerdi. Komşuları olan Tuna Bulgarları ise   kurdukları devlete adlarını verirken Ortodoks Hıristiyanlığı kabul edip tebası  olan slav kitleleri arasında erimiş Slavlaşıp  IX . yy da  milli  kimlikleri ile Türkçe olan dillerini kaybetmişti.
 
Hazarlardan bahseden Türk kaynakları onları Kasar  diye anar. Ayrıca  Uygurlar arasında Kasar adlı bir boy bulunur. Batıya çekilen Macarlara  bazı Hazar  boylarının ya da Kasar boyunun  katılmış olduğunu görüyoruz(129). Hazar Devleti içinde çıkan  isyana katılan ve Macarlarla birlikte Macaristan’a yerleşen boylar arasında  Kasarlardan başka  Kabar boyu(130) ve eski Türk Kaliz kavminin kalıntıları da bulunuyordu(131). İyi birer asker ve iyi bir tüccar olmaları ile tanınan Kaliz Türklerinin de  bir kısmı  güney Macaristan’a yerleşmiştir. Kasarları,Kabarları ve Kalisleri  Macarlarla beraber sadece Doğu Avrupa da değil Doğu Karadeniz bölgesinde de görürüz.
 
Bizans kuzeyden gelebilecek saldırıları Hazar Krallığı ile işbirliği sayesinde göğüsleyebiliyordu. Fakat Peçeneklerin Hazar Krallığının batı topraklarında faaliyet gösterip Macarları batıya sürmesi Bizans’ın savunma kalkanının delinmesine yol açmıştı. 860 yılında iki yüz kadar gemiyle  Dinyeper’den aşağı inen Ruslar Karadeniz’i geçmiş boğazın kıyılarındaki manastır ve köyleri yağmalayarak Bizans’ı kuşatmış  sonra da geri çekilmişlerdi(132).
 
 Bizans kuzeyli kabilelerden ve Ruslardan korunmak için onlarla ilişkilerini geliştirmeyi uygun gördü. Bir dizi savaş ve barıştan sonra onlardan paralı askerler alarak ilişkilerini geliştirdi. Fakat onlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamanın tek yolu  onları Hıristiyanlaştırmak ve Bizans’ın dini nüfus alanının içine almaktı. Daha önce Hazarları Hıristiyan yapmak için görevlendirilen  misyoner  Aziz Kril (St.Cyril) bu defa Rusları Hıristiyanlaştırmak için görevlendirilmişti(133). Balkanlardaki Slavları Hıristiyanlaştırarak slavların azizi olan Aziz Kril, Hazarlar üzerinde pek etkili olamamıştı(134). Çünkü Hazarlar Yahudi dinine girmişti. Hazarları konu alan araştırmacılar İslam ve Hıristiyan dünyası arasındaki İmparatorluklarını bu iki eritici güç arasında muhafaza edebilmek için Hazarların  Yahudi dinini seçtikleri konusunda hem fikirdirler.  Slavların havarisi ve Rusların kullandığı Kril Alfabesinin mucidi olan Aziz Kril’in  başlattığı çalışmalar bir asır içinde  tam  neticeye ulaşmış ve Rusların tamamına yakını   Ortodoks Hıristiyanlığı benimsemişlerdi .
 
Tuna Bulgarları ile birleşerek Macarların üzerine sefer yapan  ve daha sonra birbirleri ile anlaşamayan ve iki gruba bölünen Peçeneklerin ilk grubu 1050 lerde Tunayı geçti ve Bizans’a sığınarak Hıristiyan oldular.1071’de Malazgirt meydan muharebesinde Bizans ordusunda bulunan Hıristiyanlaşmış Peçenek ve Uz birliklerinin bir kısmı , dilleri ve kıyafetleri kendileri gibi  Oğuz soyu Selçuklu ordusunu görünce Bizans saflarını terk ederek Selçuklu saflarına katılmıştı(135).  1091  de İzmir Beyi Çaka Bey’in  Avrupa taraflarındaki Peçeneklerle temasa geçerek ittifak sağlaması ve Peçeneklerin Bizans üzerine yürümesi(136) esnasında, iki asır önce  Bulgarları Macarlara daha sonra da Macarları Peçeneklere kırdıran Bizans yine aynı  siyaseti devreye sokarak Kumanları yardıma çağırdı. Edirne  yakınlarında Peçeneklere öldürücü bir darbe vuran Kumanlar buradan Macaristan istilasına giderken,Bizans’a yenilen ikinci grubun bakiyeleri de daha sonra Hıristiyan olarak Bizans’ın hizmetine girdiler.
 
Peçeneklerin dağılması ile önleri açılan Uzlar(137) ise XI.yy ortalarında Don ve Dnyeper nehirleri Oğuz/Guz/ Uz (Rus kaynaklarında Tork) oymakları yaşıyordu., Oğuz/Guz/Uzların sıkıştırması ile topraklarından ayrılan Peçenekler Hazar ülkesine yerleşmek istediler ama Hazarlar buna izin vermeyip  onları batıya sürdü, XI.yy da Rusların kuzeyden  Uzların  da doğudan sıkıştırdığı   Peçeneklerin  Don nehrini geçerek Macarların topraklarına girmesi ile ve Macarlar  daha  batıya, bu günkü vatanlarına göçtüler. Bu son göçte   Macarlar da  Bulgarları  yerlerinden etti ve arka arkaya devam eden bu kavimler göçünde bu günkü Orta Avrupa haritasını oluşturan milletler şekillenmeye başladı.
 
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız  olaylar  doğrudan Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakalı değilmiş  gibi görünüyor fakat   milattan  önceki asırlarda gördüğümüz ve milattan sonraki asırlarda gerçekleşen olaylarda da görebileceğimiz  gibi Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda (Bizans kaynaklarına göre Kuzey İmparatorluğunda)  gerçekleşen  bu olaylar Orta Avrupa ve  Balkanları olduğu gibi Karadeniz’in güneydoğusunu da etkilemiştir. Bu açıdan baktığımız zaman arkadan gelenlerin sıkıştırması ile meydana gelen  kavimler göçü ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde  devletler kurmuş Türk Kavimlerinin ,Doğu Avrupa ve Balkanlardaki bu günkü toplumların oluşmasına katkıda bulunduğu gibi, Kafkaslar  Kuzey Doğu Anadolu bölgesinde de günümüze ulaşan toplumun oluşmasına etkide bulunduğunu görüyoruz.
 
Kuzey Doğu Anadolu dağlarının kıvrımları ve birbirinden tecrit olmuş küçük vadileri  çok eskilerde buralara vurulan bu anlamdaki damgaları günümüze ulaştırmada doğal bir koruyucu olmuştur. Doğu Karadeniz bölgesinde  bu kavimlere  ve onları oluşturan boy ve oymaklara ait isimlere sadece yer adı olarak değil  Tıpkı Kolat ve Saka  adında olduğu gibi geleneksel ve yaygın olarak taşınılan aile adı olarak rastlamak mümkündür. Mevcut bilgileri   gözden geçirdiğimiz zaman sözü edilen unsurların hemen hepsine ait  bir bakiyenin  şu ya da bu yolla gelerek Doğu Karadeniz Bölgesine yerleşmiş olduğunu bölgedeki  yer adlarından ve eskiden  beri devam edip gelen  aile adlarından  anlıyoruz.
 
Yer isimlerinin  tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılması yaygın olan bir durumdur. Biz bu çalışmamızda yer isimlerine  bazı  eski ve büyük  aile isimlerini de ilave ettik. Bunu yaparken konunun  dağılmaması için sadece  tarihi kaynaklara geçmiş olan büyük boyların isimlerinden örnekler vermeyi ve bu isimlerin  aileler tarafından geçmiş yüzyıllardan bu yana geleneksel olarak kullanılmakta  olmasına dikkat ettik. İsimlerini zikrettiğimiz aileler kök aile konumundadır. İleride vereceğimizYavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu’yu fethinden sonra  Elazığ’dan gelerek  Rize Kanboz/Musadağı ile Ortaköy’e yerleşmiş ve buradan tekrar çevre vilayetlere yayılmış olan   son dönemlerde  tesbit edebildiğimiz kadarı ile Terzioğulları,Gezoğulları, Kandemiroğulları, Köseoğulları gibi büyük  ailelere bölünmüş Harputoğulları/Harputlular kök ailesi örneğinde olduğu gibi  metinde sadece  kök aile adları verilecektir. Bizden önce de  birçok araştırmacı tarafından  kullanılan bu yöntemi uygularken   sıraladığımız örnekleri  bölgede Ortaçağ boyunca  değişerek oluşan toplumun etnik yapısının genel çerçevesini çizmemiz için yeterli  olması derecesinde sınırlı tuttuk. 
 
Karadeniz’in Kuzeyindeki  kavimlere ait tarihi bilgi veren eserlerin yanı sıra L.Rasony,Nemeth,K. Czegledy gibi Macar alimlerinin eserlerinde Karadeniz’in kuzeyine  devlet kurmuş   bu kavimlere ait unsurların Macaristan’a  vurdukları damgalara , bu gruplara ait boy ve oymak   ya da şahıs isimleri ve   bu isimlerden kaynaklanan Macaristan’daki yer isimlerine ait geniş bilgiler vardır. Bu eserlerde Macaristan’da yerleşerek  iz bıraktığı belirtilen boy ve oymakların  isimlerlerinden kaynaklanan  yer ve aile isimlerine aynı zamanda  Doğu Karadeniz Bölgesinde  rastlanması bir tesadüf değildir. Zira her iki coğrafyada da bu gün yaşayan toplumların oluşmasında Karadeniz’in Kuzeyinde devlet kurarak   faaliyet göstermiş kavimler  çok önemli etkiler yapmıştır.
 
Bu etkilerin izlerini öncelikle yer isimleri ile tespit edebiliyoruz. Bölgede Kuzey İmparatorluğunun kavimlerini hatırlatan yer  isimlerin varlığı bu kavimlerin etkisini tespit etmemize imkan verdiği  kadar yaygınlığı da etkinin derecesini ölçmemiz açısından önemlidir. Bizim yer  ya da aile ismi olarak yaptığımız tespitler hiç şüphesiz  dil,halk inançları vb gibi konularda yapılacak araştırmalarla daha da zenginleştirilebilir.
 
 
Bu yöntemi izleyerek bölgenin tarihi topografyasını incelerken elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimiz zaman  Hunar (şimdi Aktaş köyü/Pazar ) , Nefsihundezler /Hayrat , Hundezhumrukkapan/Hayrat , Hundezarsenli/Hayrat ,  Hundeztapanos (şimdi Topraklı/Hayrat) ,  Hunut Dağı/İspir , Hunut Deresi/İspir ve Hunut Nahiyesi/İspir , Hüngimek(138) Deresi/Hungimek Dağı Yusufeli-Kılıçkaya , Aşağı Hüngemek (şimdi Dokumacılar/Kılıçkaya ) ve Yukarı Hüngemek (şimdi Yüncüler/Kılıçkaya)  , Hunzi (Makrandos/Kutlular köyünün bir mahallesi/Sürmene) gibi  yer isimleri bize bölgede Hun varlığının  izlerini  gösterdiği gibi Borçka’da ki Avana ,  Araklı’ya bağlı Avanos (şimdi Yıldızlı) köy isimleri de Avar varlığını gösterir.
 
Ayrıca bu çalışmamız esnasında  tespit edebildiğimiz kadarı ile Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Çeçeva/Haremtepe köyünde  Avar boyu olan  Kandiş adını  kök aile  adı olarak taşıyan aileler yaşamaktadır. Yine  Zavuli boyundan  ismini alan Sürmene’nin Zavuli/Zavli (şimdi Muratlı) , Araklı’nın Kadavul/Kazavul (şimdi Özgen) köy isimleri  de  bölgede  Avarlardan  tarih içinde süzülüp gelmiş  izlerdir.
 
515/516 yıllarında Anadolu içlerine bir akın düzenleyen Sabirlerden bir bölüğün Elazığ-Maraş  bölgelerinde yerleştiğini  kaynaklar zikretmektedir. Gümüşhane Torul bölgesinde  Sabir/ Sabiroğlu  adını taşıyan ailelerin  varlığından  Sabirlerin bu  bölgeye de yerleşmiş olduklarının anlıyoruz. Ayrıca Maçka’ya bağlı Zavera / şimdi Dikkaya ,köy ismi de Sabir/ Savir(139) Sabirlerle ilgilidir.
 
 Bizans’ın hezimete uğrattıktan sonra  hizmetine alıp Doğu Karadeniz bölgesine yerleştirdiği Bulgarlardan ise günümüze Osmanlı kroniklerinde Fatihin Trabzon’u almak için geldiği esnada yaya olarak aştığı Bulgar Dağının yanı sıra , bir Bulgar boyu olan  Horto/Hortu   ismi  ulaşmıştır(140). Maçka ilçe merkezinin hemen güneyinde dik bir şekilde yükselen ve Değirmenderesi vadisinin güneyini emniyet altına alan sırtlara yayılmış Hortokopuzir  (Aşağıhortokop/şimdi Kozağaç) , Hortokopuvasat (Ortahortokop şimdi Ortaköy) ve Hortokopubala (Yukarıhortokop şimdi Yukarıköy ) ve Trabzon’un güneyinde Kılathortokop (şimdi İncesu/Trabzon) , Rize’deki Hortoz (şimdi Fenerköy) ile İspirdeki Hortik Deresi ve Hortik köyü  isimleri bölgeye yerleşmiş Bulgar Türklerinin Horto  oymağından kalmıştır. X. yüzyılda  İdil boylarındaki  Bulgarların ülkesine bir seyahat yapan Arap seyyah İbn Fadlan Bulgar şehrinin yanında bir da Savan Şehri/halkından bahsetmettedir. Bu isme biz Of a bağlı Savan (şimdi Darılı köyü) olarak rastlıyoruz.
 
Macarlara işaret eden yer adları ise Macara (şimdi Alınyayla/Torul) , Maçur (Harmanözü/Bayburt) , Macaroğlu (şimdi Çandırçalış/Giresun) , Macera (şimdi Gökcebel/Akcabat) , Mucura(şimdi Doğanköy/Düzköy/Akçabat) , Macarlı (Akcabat/ Kuruçam köyünün  mahallesi) , Macara (Vakfıkebir) , Macareltakışlağı (Şavşat) ,Macarlı Deresi/Yusufeli,  Macur (şimdi Duruçay/Demirkent - Yusufeli),Macera ve Macarlı yaylaları (Giresun Espiye ) , Macarmiç (Sürmene -Oylum köyünün  mezrası) ve Macar( Sürmene Çarşı Mahallesi Ağulot sokağının  güney yönünde ve  devamındaki sırt) gibi yer adlarıdır.
 
 Bölgede Macarlarla birlikte adını zikrettiğimiz  ve günümüzde Macaristanda yaşayan iki önemli  boy olan Kabar ve Kasarlar ile Kaliz Türklerine  işaret eden  isimler de vardır. Murgul da ki  Kabarcet  Dağ, bölge ve Köy (şimdi Kabaca)  ismi  de Macaristan’a yerleşmiş ve Macaristan da baş kabile olmuş Kumanların Kabar boyundan  gelmektedir.  Ayrıca Rize bölgesinde Kasar  kök adı taşıyan aileler   vardır. Macarlarla birlikte bu günkü Macaristan da bulunan bir başka Türk kavmi olan Kalisler’i ise bölgede Sürmene - Köprübaşına bağlı  Kalis (şimdi Konuklu ) ve Bayburt merkeze bağlı Kaliskayar (şimdi Kabaçayır) köyleri  ile  hatırlıyoruz. Gaspar ismi de Macarca’dır ve bölgede Gasparoğlu  aile adı olarak rastlanır.  Çamlıhemşin’in Dik Varoş, Düz Varoş  ve Çat(Macarca yazılışı  Csat= Macarlara Peçeneklerden geçmiş iki derenin kavuştuğu ıslak yer anlamında bir kelime) köyleri  ise bölgede  Macarca olan  yer adlarından  tespit edebildiklerimizdir.  Rasony Çat isminin Macarca ya , Macarlarla birlikte kaynaşan  Peçenek gruplarından geçtiği kanaatindedir(141).
 
 
 
Giresun’un Uzgur köyü(142) , Giresun’un Melikli  köyünün Uzgara Mahallesi , Arsin’in Uz (şimdi Oğuz) ,Yomra’nın Uzmesahor (şimdi Özdil) , Akçabat’ın Guzari (şimdi Benlitaş  Mahallesi/Adacı Beldesi) , Guz (Akçabat Cevizli Köyünün bir mahallesi) , Kuz(Hunut-İspir) , Kuzcaköy (Çanakçı) , Çatalkara Guz(şimdi Çatak/Görele) . Kuzköy( şimdi Kozköy/Doğankent) , Sürmene Yazıoba köyünün Uz Mezrası   ise Uzların  bölgeye vurduğu bir damgadır. Trabzon  bölgesinde Uz/Guz/Oğuz kelimesi Soğuk,kuzey,vahşi anlamı yüklenmiştir.
 
Oğuz/Guz/Uz yerler/yerleri = Kuzey ve soğuk bölgeler
Oğuz/Guz/Uz /insanlar =Vahşi ,gaddar ve zalim insanlar

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi, Uz’ların Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelmeden önce   Kuman oymaklarının kuzeyinde yaşaması  ve Uzların   Ruslarla birlikte  Kumanların dirliğinin bozulmasına ve dağılmasına sebep olan akınları ile  ilişkili  olsa gerekir. Kumanlar Karadeniz’in kuzeyindeki yaşantılarında edindikleri intibalarını Kuzey Doğu Anadolu ya yerleştikleri dönemde de korumuş  ve bu bölgedeki yaşantılarında da bu kelimeleri  Karadeniz’in kuzeyinde ki yurtlarında yükledikleri   anlamlarla  kullanmışlardır.
 
 Bu gün Çaykara ilçesine bağlı bölgeye ait Osmanlı dönemine ait kayıtlarda Nefs-i Paçan (bu gün Maraşlı köyü) , Mezra-i Paçan (şimdi Taşgedik köyü) , Paçan Vahtanç(şimdi Koldere köyü) , Şinek Paçan (şimdi Ataköy Belediyesinin mahallesi) ise  Peçenekleri hatırlatan köy isimleridir. Bizans İmparatoru Kostantinos Porphyropennetos (913-959) tarafından yazılan De Administrando İmperio (İmparatorluk Yönetimi Hakkında) adlı eserinde kaydettiği  8 Peçenek boyundan biri(143)   Başbuğları Yazı olan ve Aşağı Tuna bölgesinde yaşadığı belirtilen Kapanlardır(144). Bu isime  bölgede Karakaban Dağı , Hundezhumrukkapan (şimdi Hayrat ilçesine bağlı) , Kapan Mahallesi  (Çanakçı/Giresun) şeklinde yer ismi olarak ve ayrıca  Kapan/Gaban , Kapanlar/Gabanlar aile ismi olarak rastlıyoruz. Ayrıca Sürmene Araklı Arsin bölgelerinde rastlanan Çabanlar/Çapanlar aile ismi ile Araklı’ya bağlı Çapanlı köyü ile Gümüşhane’nin Çapans köy isimlerinin daha önce Trabzon’a komşu olan Çobanlı Türkleri ile ilgili olabileceğini düşünmekle beraber en azından  Çapanlar aile adı ile bir Peçenek boyu olan  Çaban/Çapan  kabilesi ile ilgili olabileceğini düşünüyorum.
 
Rasony Peçenek topraklarında sınırlı olarak geçen  ve Peçenek Oymaklarından  biri olarak ortaya çıkan Mak adının geniş anlamıyla Kumanlardan önceye ait hatta Uz  menşeli  ve Uz kabile adına  ait olabileceğini  belirterek Mak  adından gelen Macaristan da ki Makut (Maklar  anlamında) Maksa ve Makfalva  gibi yer isimlerine işaret eder(145). Peçenekler arasında da  mevcut  fakat Uz menşeli olan Maklara işaret eden yer adlarına Doğu Karadeniz Bölgesinde rastlıyoruz.  Makavla (şimdi Petekli/Sürmene) , Makrandos  (Maklı anlamında şimdi  Kutlular mahallesi /Çamburnu/Sürmene) , Makhtila( şimdi Karatepe /Araklı) , Kalcıya maa Mağlavita(şimdi Toklu köyü/Trabzon) , (Makonoboz (şimdi Sağrı/Tonya) , Makrinamoz( şimdi Kaleköy/Vakfıkebir) , Makriyon (şimdi Üstürkiye/Akçabat),  Makdanos Mahallesi (Soğanlı /Çaykara) , Makur (Çaykara) ,Holomakdanos (şimdi Ormancık/Dernek) , Baltacımakdanoz (Of) , Kırınta Makidanos (şimdi Dağalan/Of) , Maksofa ( şimdi Yaydemir /Gümüşhane) , Makroni (şimdi Kalkanlı/Zigana’nın bir mahallesi /Torul) , Makavit(Torul) Mağaloz/Makaloz (şimdi Tersane/Rize) , Mağloz (şimdi Camidağı / Rize) , Makrebudam (İncesu/Çayeli)  Makrevis ( Çamlıhemşin) , Makaliskirt (Dikkaya/Çamlıhemşin) ,  Makriyal (bugün Kemalpaşa) , Makret (Borçka) , Makadet Mahallesi  (Erkinis/Demirkent-Yusufeli) , Makhadet Mahallesi (Yusufeli Sarıgöl Yüksekoba köyü İkizkavak Mahallesi) , Makans Mezrası (Hunut/İspir) olarak rastlıyoruz.
 
Ayrıca bugün Hayrat ilçesinden geçen Maki deresi ve bu civardaki Makiifteryalı (şimdi Pınarca/Hayrat) , Makiyalavas (şimdi Dereyurt/Hayrat) , Makitoromanlı (şimdi Taflancık/Hayrat) köylerinin isimlerinin de Maklarla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu köylerin yakınında  Alanomakot , Baltacımakdanoz , Makdanoz ( Maklı anlamında -şimdi Kazançlı köyü/Of) , Makhdanbaz köyleri vardır.  
 
Yeri gelmişken değinecek olduğumuz yer isimlerinden bir tanesi de Çik’lere  işaret eden yer isimleridir.
Strabon Trabzon bölgesinde bir yerde Zygopolis(146) kentinden bahseder .Gümüşhane  yolunun dağları aştığı bölgenin adının  Zigana Dağları ve  geçidi olması ve bu dağların güney yamacında Zigana (şimdi Kalkanlı/Torul) köyünün bulunması  bize Zygopolis’in de bu bölgede olabileceğini düşündürmüştü. Yunanca da “Ç” sesi olmadığı için “Z “ ile  yazılan bu isim ile ilgili  çalışma yaparken eski kaynaklarda  Abhazya’nın kuzey batısında Karadeniz kıyılarında  gösterilen  Zyghet/Zygya/Çikhet (Çik ülkesi anlamında) (147)ismi  dikkatimizi çekti. Bazı araştırmacılar  işaret edilen bu yerden  dolayı Çik’lerin  Adıgeylerin ataları(148) olabileceğini yazıyorlar. Bu bölgeye Çik ülkesi isminin  burada ismin verildiği dönemde oturan bir halka izafeten verilmiş olduğu muhakkak.  Fakat kaynaklarda bu halkın bu bölgeye ne zaman ve nasıl geldiğine  işaret eden tatmin edici bir bilgi elde edemedik
 
Çik’lerle ilgili araştırmalarımızı sürdürürken  eserlerinden çokça  yararlandığımız Macar  alimi Rasonyi
 nin  Tuna Köprüleri  adlı eserinde ,Türklerin sınırındaki Köymen dağlarında oturan  Çik  kavminin eski Türk kitabelerinde  geçtiğini,Uygurca da  Çik-tutuk ( askeri vali/ yönetici Çik anlamında) ifadenin görüldüğünü, erken dönem Uygurlarında Çik-bilge diye adlandırılan bir rütbe bulunduğunu, bu gün  Sovyet atlasında Altay dağlarının kuzey batısında bulunan Novisibirsk havalisinde Çik köyünün,Ob nehir sisteminin bir kolu olarak Çik nehrinin işaretlendiğini belirtirken,Türkmenlerin Göklen kabilesinin bir alt sınıfının Çik adını taşıdığını,Başkırt toprağında da Çik adlı bir dere Türkiye de ise Çikhasan adlı bir köy varlığını(149)   kaydettiğini gördük.
 
Tez kitabesinde tahta çıkan Uygur Kağanını  Çiklerin büyük kağanı olarak anması  750 yılında Çiklere karşı düzenlenen seferde Uygurların Çikleri hakimiyet altına  aldığını göstermektedir.
 Ayrıca Çik adına Orhun yazıtlarından Bilge Kağan yazıtında  da rastlanır. Anıtın doğu yüzünde“ Yirmi altı yaşımda Çik halkı Kırgızlarla birlikte (bize) düşman oldu. Yenisey (nehrini) geçerek Çiklere doğru sefer ettim.(Onlarla)Örpen de savaştım. Askerlerini mızrakladım. Az halkını zapt ettim,bağımlı kıldım.” Şeklinde bir ifade vardır(150). Ayrıca Kuzey Moğolistanda bulunan ve 8.yy ait olduğu sanılan Şin-Usus yazıtının doğu yüzünde ” .. dokuzuncu günde ordu ile  yürüdüm Tutuk’un kumandasında Çiklere karşı Biayı(bin kişiyi) gönderdim.” Ve kuzey tarafında “Çik kavmini Binam süregeldi...Hududu orada tayin ettim. Çik kavmine tutuk verdim. İşbaralar,Tarkanlar tayin ettim.” ifadeleri vardır(151). Burada bahsi geçen   Çik’ler   Karluk’ların alt grubundandır(151). Tarihçiler onları Çigil = Çik + il Türkleri olarak kabul eder(152). Bazı tarihçiler Çikler’i 10.asırda görülen Kimeklerin atası ve Kıpçak/Kuman  boyları arasında  gösterir(153). Türk  boy veya oymaklarının tarihi gelişmesi sürecinde,dahil olunan boy birliğinin dağılması ile  o ittifakı oluşturan boyların tamamen ortadan kalkmayıp ,oluşturulan devlet yıkılınca  dağılan  boyların kısmen ya da tamamen yeni bir boy ittifakı içinde ve yeni  ittifakı oluşturup adını veren  hakim boyun alt  grubunda yer aldığını  göz önüne alarak bu ihtimali de  kabul edilebilir olarak görüyoruz. 
 
Trabzon’un hemen güneyinde yükselen  Karluk   Tepesi ve bu tepeyi çevreleyen  Karlukhozemiya (şimdi Akkaya/Trabzon) , Nefsikarluk (şimdi Karlık/Trabzon) , Karlukşumeyra (şimdi Karakaya/Trabzon) köyleri bize Karluklar(154) dan da bir grubun Trabzon yöresine yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Rasony Türklerde görülen Zagor adının da Karluk-Bulak menşeli olduğunu belirtir(155). Akçabat’ın Osmanlı dönemine ait belgelerinde bir Zagorya  köyü vardır. Rosonyi’in Karluk menşeli olduğunu belirttiği bu isim de bölgeye yerleştirilen Karluk’lar dan kalmış olsa gerekir. 
 
Yer isimlerinden bölgede yerleştiklerini anladığımız Çik ve Karluk Türklerinin Trabzon bölgesine ne zaman geldiğini kesin olarak tespit edemedik fakat  Çikler’e  işaret eden yer isimlerine bakarak   Çiklerin  Doğu Karadeniz Bölgesinde Karmuklular’a göre  daha yaygın olarak yerleştiğini söyleyebiliriz.
 
Değirmenderesi vadisine bağlanan Ziganoy/Çiganoy Vadisi , Çağlayan bucağına bağlı Çikanoy , Çiganoy Sovri (şimdi  Yanyamaç) , Maçka Esiroğlu bucağına bağlı Çiganoy Mesahor , Vakfıkebir de ki Çikatos (şimdi Karatepe) , Sürmene’deki Çikoli (şimdi Yokuşbaşı) , Çikaron (şimdi Ortaköy’ün bir mahallesi)) , Of-Dernek’e  bağlı Dağeteği (Çorukh) köyünün Çikaron mahallesi Trabzon da Çiklerle ilgili yer isimleridir. Ayrıca Trabzon sancağına ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin en büyük köylerinden birinin adı Çıkara’dır. Günümüzde Rize de ki Çiklenar (şimdi Sarayköy) , Aytanoz Çikara (şimdi Bozuk Kal’a) , Çayeli’ndeki  Çikaron (şimdi Yamaçköy) , Güneysu İslahiye deki Çiklaramoz , Fındıklı’daki Çikulit (şimdi Aslandere) , Pazar’daki Çiketüre (şimdi Boğazlı) , Arhavide ki Çukalvat (şimdi Kestane alan) , Artvin Macahel de ki Çikavit-i Ulya ve Çikavit-i sufla  ve Çikunet (şimdi Gürcistan topraklarında) , Artvin Karçal Dağının güney yamaçlarında Çikunet Yaylası  , Ardanuç Ziklovan ya da Ziklolet  Yusufeli Demirkent bucağına bağlı Ziğlispir (şimdi Zeytincik) , Sarıgöl’de ki Zikapor (şimdi Taşkıran) , Şavşat Veliköy Bucağına bağlı Çikta (şimdi Akdamla) , İspir’de Ziksor gibi yer isimleri bize  Çiklerin Doğu Karadeniz bölgesindeki yayılışını  açıklar.
 
 
Karadeniz’in kuzeyinde  daha sonra ortaya çıkan bir diğer Türk kavimi de Kumanlardır(156). Hazarlar gibi birçok boyun karışmasından meydana gelen Kumanlar Peçenek ve Uz  göçleri  ile organik bir şekilde birbirlerine bağlı olarak 1050 den başlayarak 30 yıl kadar bir süre içinde Karadeniz’in kuzeyindeki  bozkırlara yayılmıştı. Bu bölgedeki Uz ve Peçeneklerin kalıntılarını da kendilerine katarak  1080lerde Tuna ve Karpatlar’a kadar ulaştılar. Bu kadar geniş bir sahada gruplar halinde  faaliyet gösteren Kumanları İslam kaynakları Kıpçak olarak anar.
 
 Kumanlar Rus kaynaklarında Polevets, Bizans kaynaklarının  Kuman,Ermeni kaynaklarının Khartes,Alman kaynaklarının Falben olarak adlandırılıyordu. Çeşitli dillerde ki  bu kelimeler   saman beyazı,açık sarı, sarışın, sarı saçlı  anlamındadır .Sarışın olma  Kun+Sarı (Sarı-Uygur)+Kıpçakların birleşmesinden meydana gelen Kumanların bazı boylarının en önemli fiziksel özelliklerinden bir tanesidir.
 
 Balkanlara inen ve  Bizans’a saldıran Peçenekleri Bizans’ın daveti ile yenip dağıtan Kumanların bir grubu 1094 de Edirne’ye kadar bütün Balkanları istila etmiş ve daha sonra da Bizans la savaşmış ve Bizans’a yenilmişlerdi. Kuzeyde ise iki yüzyıl kadar yaşayabilen bir devlet kuran Kumanlar,1238-39 kışında  Moğollara yenilmiş  ve dağılmak zorunda kalmışlardı. Bu tarihlerde Balkanlara inen Kumanlar Bizans tarafından tımarlar  ve askeri görevler verilerek  Trakya’da,Makedonya’da ve Anadolu’da Menderes vadisinde iskan edilmişlerdi. Dağılan Kumanların  bir kısmı Macaristan’a   geçerken  bir kısmı da ya  Moğollara katılmış ya da Moğolların sürüklediği doğulu Kumanlar ve diğer Türk unsurlarına katılmıştı. Bir kısmı ise  Kafkaslardan Gürcistan’a inmişti. Batıda Bizans,Macaristan, Bulgaristan,Romanya ve Rusya’nın hattında önemli roller oynayan Kumanlar doğuda da Gürcistan’ın  altın çağını yaşamasını temin etmiş,Trabzon Krallığında ve Mısır’a kadar uzanan sahada etkinliklerini sürdürmüştü.
 
 Bu kavimler  ard arda ve  batıya doğru olan göçlerinde Doğu  Avrupa da ve Balkanlar da günümüze uzanan birçok  milletin oluşmasına katkıda bulunurken,Bizans ile olan mücadelelerinde Bizans tarafından çeşitli oyunlarla   birbirlerine kırdırılmış yenilenlerin bakiyeleri   Balkanlar da ve Anadolu da çeşitli yerler iskan edilerek  Hıristiyanlaştırılmış  ve askeri hizmetlerde kullanılmıştır. Moğol tehdidinin başladığı yıllarda Eflak ve Buğdan da oturan Kumanlar arsında Katolikliği yayma  çalışmaları başlamış ve 1227 de Kumanların hakanı Borç ve 15.000 Kuman  Hıristiyan olmuştu(157).
 
Macar Kıralı IV.Laszlo(158) 1279 yılında aralarında Alpar,Uzun ve Tolun oymaklarının bulunduğu 7 Kuman oymağı ileri gelenleri ile Teteny de bir kurultay toplayarak göçmen  Kumanların  yerleşimlerinin kurala bağlanması hususunu görüşmüşlerdı. Bu kurultayda alınan kararlara göre Kumanlar  Kumanlar  Hıristiyan olmayı,göçebe hayatı bırakmayı,ev yapmayı ve Hıristiyan esirlerini serbest bırakmayı kabul ettiler. Bu anlaşmada Kumanların eski pagan inançlarına göre başlarını tıraş etmelerine müsaade  edilmişti.(159)Bu tarihten sonra Kumanlar Macarlar la kaynaşmışlar ve Macar sayılmışlardır. Aynı yıllarda Romanya bölgesindeki Kumanlar arasında  Ortodoks mezhebi yayılmakta,  Katolikleşen Kumanlar Macarlaşırken Ortodokslaşan Kumanlar da Rumenleşmekte idi. Rasony  Macaristan da Kumanların yerleştikleri sahalarda ki yer adları,eski arşiv belgelerindeki şahıs adları ve hatta bu gün kullanılan bazı soy adlarından onların aslında Kuman Türkü olduğunu tespit edilebileceğini yazıyor(160).Rasony’nin Macaristan için tespit ettiği bu gerçeği  Gürcüstan ve Kuzey Doğu Anadolu için de söylemek ve bu coğrafyada da  Macaristan da tespit edilenlerle aynı verileri  tespit etmek mümkündür.
 
 
Diğer Türk unsurlar gibi Kumanların da Karadeniz’in kuzeyindeki sahalar ve Doğu Avrupa da olduğu gibi Kuzey Doğu Anadolu ve Trabzon bölgesinde de çok önemli etkileri olmuştur. Tarihi olayları incelediğimiz zaman Kumanların bu bölgeye girmelerinin Kafkasya ve  Gürcistan üzerinden  olduğunu görürüz.  Gürcistan kralı David Ağmaşenebeli(1091?-1125)   on ikinci asırda ülkesinin durumunu düzeltebilmek için   birçok reformlar uygulamaktaydı. Kendi komutasında sürekli ve nizami bir ordu kurmak için Kuzey Kafkasya ya giderek orada Kuman/Kıpçak  oymaklarıyla anlaşıp  paralı askerlerden oluşan bir ordu kurdu.
 
Kumanlar daha önceki yıllarda da  Gürcü ordusunda paralı asker olarak hizmet görmüşlerdi. Bu defa David 1096  1103 ve 1116 da ki savaşlarda Peçenek ve Uzların kalıntısı olan  oymakların da yer aldığı  Rus ordularına yenilen ve bir dağılma  devrine giren Kumanların Hakanı Atrak’ın kızıyla  evlenerek ilişkileri daha da sıkılaştırmıştı.1118 yılında Kumanlarla araları iyi olmadığı için Kafkas geçitlerinden Kumanlara yol vermeyen Alanları yola getirerek  yaklaşık aralarında kayınpederi ve kayınbiraderleri bulunan  45.000 ailelik bir Kuman kitlesini  bu geçitlerden geçirip Gürcistan’a getirdi(161). Onlarla Selçuklu Türkmenlerinden alınacak  topraklardan verecek ve  mülkler dağıtacaktı.
 
 İki yıl sonra Kral David Kumanların seçkin kölelerinden (Kuman birliğine bağlı Peçenek  ve Uz  topluluklarından) oluşan ve görevi Kral sarayını korumak olan 5000 kişilik bir (Monaspa=Köle sipahiler adı verilen ) özel muhafız ordusundan(162) başka Kuman süvarilerinden oluşan  40.000 kişilik bir ordu kurmuştu. Bu ordu ile Şirvan,Arran ve Doğu Anadolu ya başarılı seferler  yaparak 400 yıldır İslam hakimiyetinde olan Tiflis’i  1122 de ele geçirerek  Gürcü Krallığının başkenti yaptı(163). Daha önce tabi  olduğu Irak-Selçuklularına karşıkoymuşlardı.1123 de  sayıları 50.000 e ulaşan bu ordu  ile ülkesini Müslüman Oğuzların baskısından kurtaran David   ülkesinin sınırlarını daha da genişletmişti Gürcü ordusunu oluşturan ve açılan bölgelere  yerleşen Kumanlar  Hıristiyanlığı benimsemişlerdi..1124 yazında Çoruh vadisine ve İspir bölgesine   yerleşen Türkmenlere baskın vererek  kovalayan Kumanlar buraları ele geçirdi ve Türkmenlerden boşalan topraklara yerleşmeye başladılar(164).
 
1118-1124 arasında Kuman Hanı Atrak’ın damadı olan  ve Karadeniz’in kuzeyinde devletleri çökme noktasına gelmiş Kumanları ülkesinde getirterek 1124 yaz sonunda  60.000 atlıya ulaşmış Kumanlardan oluşan ordu ile  ülkesinin sınırlarını 6 yılda birkaç  misli büyüten  David  25 Ocak 1125 de ölünce(165)  yerine geçen Dimitri’nin  yaptığı ilk iş yeni gelenlerle birlikte  iskan sorunları halledilmediği için Kral David’e karşı birkaç defa isyana teşebbüs eden Kumanları Ardahan,Göle, Oltu, Tortum , Şavşat, Ardanuç, Yusufeli bölgelerine yerleştirerek(166) iskan sorunlarını halletmesi olmuştur.
 
Gerek David(1080-1125) zamanında gerekse  Dimitri (1125-1156)  zamanında Kumanlardan oluşan askerlerle zaferden zafere koşan  ordunun  Başkumandanlık makamı Kumanlara verilmiyordu. Bu durum inzivaya çekilen Dimitri den sonra altı ay kadar tahta kalabilen  oğlu IV. David in yerine Kumanların desteği ile  tahta  geçen  III.Giorgi (1157-1184)  zamanına kadar sürdü(167).
 
1110 yılından bu yana Gürcistan Ordusunun Başkomutanlığı Orbelyanlı hanedanının elinde ocaklık şeklinde bulunuyordu. Bu durum 1177 ye kadar sürdü ve bu tarihte Gürcüstan Kralı  Giorginin III. tahtı ele geçirmesine yardımcı olan(168) Kuman Kubasar Beğ ‘i(169) Başkomutanlığa atadı.. Geleneksel hakimiyetlerini kaybeden Orbelyan’ların mülkleri de Kumanlara verildi(170).  III.Giorgi’den sonra tahta çıkmasına destek verdiği Kuman Prensesden doğma  Kraliçe Thamar (1184-1214)  baskılara dayanamayarak  Kubasar Beyi görevinden aldı(171) ve daha önce  kendisine bağışlanan topraklara el konulur. Saray oyunları ile Başkumandanlık görevi elinden alınan Kubasar Beg felç geçirdiği  için    ölünceye kadar Thamar tarafından himaye edildi. Fakat Kubasar’ın ahfadı saray oyunlarından ve muhtemel bir intikam  hareketinden kurtulmak için   ellerinden alınan topraklarından  ayrılıp  Doğu Karadeniz dağlarına sığındığı  biliniyor. İkizdere’ye bağlı Cimil Merkez olmak üzere Pazar,Çamlıhemşin ,Rize’de ve Sürmene’nin Cimilit köyünde olarak yaşayan ve Osmanlı döneminde de Timar ve nüfuz sahibi Kumbasaroğullarının Kubasar’ın soyundan geldiği bilinmektedir.
 
 
 Yayla kısmı Sürmene’ye Köy kısmı ise Gümüşhane/Yağmurdere ye bağlı   ve ismi  kurulduğu günden bu yana Buğalı/Boğalı  olmasına rağmen  değişik  mahallelerindeki kiliselerden (şimdi bu mahalleler sadece metruk tarla yerlerinden ve bazı binalara ait  temel kalıntısı taşlardan  tespit edilebilmekte olup bu günkü  Boğalı köyü o dönemdeki  eski Buğalı  köyünün  sadece bir mahallesi durumundaydı.) )dolayı çevre dağ köylerindeki halk arasında  “ 7 kiliseli Sultan Boğalı diye “ anılan  Boğalı köyünün mahallelerinden birinin yaslandığı tepenin adı günümüzde de Kubasar Tepesi adını taşımaktadır.    Ayrıca Osmanlı fethinden sonra bölgeye ait Tapu Tahrir Defterlerinde gerek Boğalı köyünün  gerekse komşu Arpalı (bu gün metruk eski Arpalı) ile Bağçeçik köylerinin  isimleri Türkçe olmasına rağmen Osmanlının ilk dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerinde  bau Aslan(172) Gürcü Devlet geleneğinde o güne kadar duyulmamış Sarayın kapısında  oluşturulacak bir konseyin saraya gelen tüm işleri görüşüp karara bağlamasını isteyerek  kraliçenin tüm yetkilerine sınırlama önerisi getirmişti. Teklif edilen yeni kurum Türk devlet geleneğindeki danışma meclisinin (Kengeş)  bir benzeriydi. Saraydaki Kutlu Aslanın karşıtı soylular Kraliçeyi  etkileyerek Kutlu Aslan’ı tutuklattı(173). Fakat Kutlu Aslanın taraftarları ayaklanarak Kutlu Aslanı serbest bıraktırdılar ve  Kutlu Aslanın önerileri yumuşatılarak bir “ Danışma Kurulu” oluşturuldu.
 Kraliçe  Thamar zamanında  Gürcistan’a ikinci bir Kuman  dalgası daha  göç etmiş ve yerleşmişti. Son dönemlerde yazılmış Gürcü tarihleri  bu olayı “Thamar döneminin son yıllarında Gürcistan’a birçok yabancı insanlar gelip yerleşti.” diye belirtirse de(174) eski Gürcü Tarihlerinde yeni gelen Kumanlarla eski gelmiş Kumanları birbirinden ayırmak için”Eski Kıpçak” “Yeni Kıpçak” terimleri kullanılmıştır. Yeni Kıpçaklar diye işaret edilen ikinci büyük göç Kuman başbuğunun kardeşi Sevinç’in idaresinde yapılmıştır.
 
Kraliçe Thamar  İstanbul’da bir ihtilalle devrilmiş  Komnenos hanedanının varisleri ve yeğenleri olan  çocuk yaştaki David ve Aleksius’u  zindandan kaçırmış ve Gürcistan’a getirmişti(175). Bu olaydan 17 yıl sonra  Latinlerin Bizans’ı işgali üzerine onları yeni gelen Kumanlardan oluşturduğu bir ordu ile İstanbul’u ve Bizans Tahtını ele geçirmek üzere yola çıkartır.
 
 Karadeniz sahillerini takip ederek ilerleyen Aleksius  ve David Kommenos adlı iki kardeşin ordusu önce Trabzon’u ele geçirir. Daha sonra Samsun ve Sinop’u ele geçiren Komnenos kardeşlerden  David  yoluna devam ederek Karadeniz Ereğli’sine ulaşır. David  bu bölgede bir taraftan Latinlerin işgal ettiği  Bizans’tan kaçarak  İznik de devlet kuran ve Bizans’a varis olma  iddiasındaki  Laskarisler ile diğer yandan da İstanbul’da ki Latinlerle mücadeleye devam ederken büyük kardeş Aleksius Trabzon’u başkent edinerek başlangıçta  Sinop’tan  Rize’nin doğusuna kadar olan Karadeniz sahillerindeki topraklara  hakim olarak devletini kurar. Trabzon Krallığının kurulmasında hizmet eden ve yönetimde  önemli görevler alan Kuman asıllı Türklerin birçoğu bundan sonra  aileleri ile birlikte Trabzon’un civarında  askeri bakımdan önemli yerlere yerleşmiş ve Hıristiyanlaşmışlardı.
 
 
Aleksius Komnenos’un 1214 de Sinop önlerinde esir edilip  Sinop’un Selçuklular tarafından ele geçirilmesinden(176) sonra yapılan bir anlaşma ile Selçuklu vasalı haline gelen Trabzon Rum Krallığının sınırları da Samsun bölgesine kadar gerilemişti. Bafra bölgesindeki Kumanos  ve civar köyler Komnenos’un  ordusundaki Kumanlar tarafından kurulmuştur.1923 yılına kadar Ortodoks Hıristiyan olan Kumanoslular mübadele ile  Yunanistan’a gönderildikleri zaman tek kelime Yunanca bilmedikleri için  Yunanistan da çok sıkıntı çektiler. Ancak 1-2 nesil sonra Yunanca öğrenebilen Bafralılar  Yunanistan da hala  daha  Yunanlılardan ayrı görülür.
 
Gürcistan  yolu ile Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e yerleşen ve Gürcü Krallığının altın çağını yaşamasında önemi roller oynayan Kumanların Trabzon Krallığının kuruluşunu temin eden ordudan görev almanın  yanı sıra Krallık içinde yaşanan siyası olaylarda etkileri  daha sonra da devam etmiştir. Bu rol özellikle Trabzon sarayında daha sonra Bizans’ın Trabzon Krallığı üzerinde etkili olma çabaları esnasında da  ortaya çıkan Yerli Partisi ve Bizans Partisi çekişmelerinde de görülür.
 
Yukarıda Kumanlarla ilgili verdiğimiz tarihi bilgilerin Trabzon bölgesinde yansıması hiç şüphesiz bunlardan ibaret değildir. Trabzon bölgesine yerleşen  Kuman çoğunluklu Türk grupları  Hıristiyan inancını kabul etmelerine rağmen henüz Türk kimliklerinden tamamen  kopmamışlardı. Bu durumun  en azından Trabzon Rum Krallığı döneminde  de devam ettiğini Trabzon Krallığına ait belgelerde yer alan kayıtlardan ve Osmanlı fethini müteakip bölgede yapılan tahririlere ait defterlerinden öğreniyoruz.
 
15 ve 16. Asırda Trabzon bölgesinde yapılan Osmanlı  Tahrirlerinin kayıtlı olduğu defterlerden Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir 52 numarada ki 1515/16 tarihli Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterinde yer alan kayıtlarda  Sürmene nahiyesine bağlı  Zavli köyünde ki  55 hane Hıristiyan dan  9 hanenin  Hıristiyan ismi taşımasına rağmen Kuman olduğu  belirtilmiştir(177). Defterin diğer sayfalarında  Türkçe şahıs adı ve  Hoşoğlan, Timurci ,Şişman gibi aile adı taşıyan  Hıristiyanlara ait başka kayıtlar da mevcuttur.
 
Trabzon Krallığına ait   kaynaklarda yer alan isimler üzerine çalışmalar yapan Rus bilim adamı Şukurov Trabzon civarındaki  kilise defterlerinde Türkçe isimler taşıyan Hıristiyanlara ait kayıtlar tespit ettikten başka  Trabzon sarayı tarihçisi Panaretos’un kroniğinde  Komnenos hanedanına bağlı bazı kimselerin Türk orijinli (Akbuğa, Anakutlu, Acakutlu gibi) lakapları bulunduğuna işaret ederek özellikle Trabzon sarayının tarihçisi olan Panaretos’un  bu isimlerin doğru transkripsiyonunu vermiş olmasına dikkati çeker. Bundan hareket ederek de Trabzon halkının Moğol - Türk isimlerini duymaya alışmış olduğunu belirtir(178).
 
 Aynı şekilde Doğu Karadeniz bölgesindeki Bizans dönemine ait eserler hakkında bir çok önemli çalışma yapmış bulunan Bryer de Vazelon Manastırının kayıtlarına  çok sayıda Türkçe isim , aile ismi veya lakap  taşıyan Hıristiyanların varlığını belirterek ,  1432 tarihinde Faroz’un  paroikos’u (a paroikos of the Pharos) olan Mahmut ve  Sürmene Tımarının sahibi/mutasarrıfı  ( a smallholder of Sourmania)  Arslan Beğ’in,  bu isimlerle  buraya dışarıdan göçmen olarak mı geldikleri yoksa burada mı doğdukları konusunda tereddüt olabileceğini fakat  Maçka bölgesinde rastlanan  Türkçe isimler ve özellikle Hıristiyan evebeynler tarafından çocuklara verilen Türkçe  isimler için böyle bir tereddütün söz konusu olamayacağını söylüyor(179).
 
Trabzon kaynaklarında  şahıs ya da aile isimlerinden başka Türkçe kelime ve terimlere de rastlanır. Trabzon Rum Krallığı kaynaklarında bu günkü Meydan semtinin adı Maydan,Kalenin  adı da   Burç  şeklinde geçerken. Kyra  ya da Despina yerine Khatun kelimesi kullanıldı. Trabzon’a komşu olan  Türkmenlerle ilgili İslam kaynaklarında da bu terimler hem Türk hem de Rumca  Kyra Khatun,Despine Khatun  şekillerinde olduğu  gibi birlikte kullanıldı.
 
Krallığın saray muhafızları tamamen  Türklerden oluşuyordu ve saray muhafızı paralı Türk askerlerinin komutanının unvanı bile Türkçe idi. Trabzon sarayının  tarihçisi Panaretos  bu ünvanı  Türkçe şekli ile Amirjandar/Amircandar (Jandarmaların amiri anlamında olmalı) olarak kaydeder(180). Süvari kuvvetlerinin komutanı ve Trabzon’un  güçlü zadeganlarından biri ise Kamachenos/Kamacı adını taşımakta ve Kuman asıllıydı(181).Trabzon Rum Kaynaklarında  Aleksius II.döneminde etkili olan  bir başka isim daha geçer.Bu George  Torkopoulos’dur.Bu şahıs Hıristiyan olduğu için Georg(Yorgo) ismini almış  ve taşıdığı Torkopulos aile isminden anlaşılacağı gibi bir Türk idi.Bu tür örnekleri  Trabzon Krallığındaki Vazelon Manastırına ait  13 ve 14. Yüzyıla ait  belgelerden  okunarak çözülebilmiş isimlerle çoğaltabiliriz.Bu belgelerde  Tourkotheodoros  ve Tourkotherianos  gibi  Türkçe menşeili eklerle Yunancalaştırılmış aile isimleri ,Gozalp,Konuk/Kınık ,Kalkan ,Kubizci/Kopuzci, gibi Türk ,Mogultas,Zaganes.Camuka gibi Moğol  orijinli şahıs isimleri  karşımıza çıkar.
 
Sadece Trabzon içindeki hakimiyetlerini değil Bizans’a  karşı bağımsızlıklarını  da daima Kuman/Kıpçaklara dayanarak ayakta tutan Trabzon Krallarından II.Aleksius (1297-1330) 15 yaşında Trabzon tahtına çıkmak için Bizans’tan Trabzon’a  gönderildikten  sonra ,annesi Eudocia’nın  Bizanslı bir  prenses olmasına  ve Bizanslı bir kızla nişanlandırılmış olmasına  rağmen  Kars, Ardahan Ardanuç,Şavşat,Oltu,Tortum ve İspir bölgelerinin Beyi olan Kıpçaklı  Atabek Büyük Beka/Böke’nın kızı ile evlenmiş ve Beka’dan aldığı destekle Trabzon’u  Bizans’ın etki alanı dışına çıkartmıştı. Bu evlilikle  Furtuna Deresi ile Çoruh nehri arsındaki bölgede hakimiyet sağlayan ve denize ulaşan Büyük Beka da  İlhanlılara vergi  öder ve asker olarak ordularının seferlerine katılırdı.Kıpçak/Kumanların bu dönem Trabzon sarayında olan etkisi Panaretos tarihinde de görülür.Panaretos Trabzon II. Aleksius ‘un iki oğlu ve bir kızının  Rumca ve Türkçe adlarını Kir Mihal = ho Azaqhuotlu/ Acakutlu , Kir Giorgius= ho Akhpouga’s/Akbuğa ve Kira Anna Anakhoutlu/Anakutlu olarak  birlikte kaydettikten sonra metnin devamında  onlardan daima Türkçe adları ile bahseder(182).
 
 1332 de başlayan iç savaş çekişmelerinin bir uzantısı olarak 1341 de Akkoyunlu Türklerinin Trabzon’u kuşatıp ateşe verdikleri  sırada bir manastırda inzivaya çekilmiş olan prenses  Anna Anakutlu’nun  şehirden gizlice  ayrılıp,Iberya taraflarına giderek on gün sonra temin ettiği askerlerle ülkesine döndüğünü,  Basil (1332-1342) nin ölümünden sonra Trabzon tahtına geçen karısı ve  Bizans İmparatoru Andronikos III.  Palaiologos’nın  kızı Irene’yi tahtan indirerek yerine oturduğunu(183) Trabzon Rum Krallığına ait kaynaklar belirtir. Akrabalarından alıp getirdiği askerlere dayanarak Trabzon’da tekrar yerli  partisinin hakimiyetin sağlayarak tahta oturan(1341-1342) Aleksius II.nin kızı  prenses  Anna.Anakutlu   tehdit altındaki Trabzon’u on gün gibi kısa bir sürede   dedesi (1308 de ölmüş olan ) Bekanın(184) Rizenin doğusunda denize kadar ulaşan topraklarına gitmiş  ve dayılarından aldığı askeri destekle Trabzon’a dönerek hakimiyeti sağlamıştı. 
 
 
 
 
Trabzon Krallığının kuruluşunda olduğu gibi toplumsal ve siyasi yaşantısının her  yerinde etkili olmuş olan Kumanlara ait izlere bölgede yaygın şekilde  yer adları olarak da rastlıyoruz.   Aşağı Kumanit (şimdi Aşağıçavuşlu/Sürmene) , Yukarı Kumanit (şimdi Yukarıçavuşlu/Sürmene) ,  Kumanit  (şimdi Kumludere/Of) , Kumanondoz Mahallesi/Yaylası (Tonya Kalınçam köyü güney doğusunda) ,Komana Deresi,(Vakfıkebir’in doğusunda) , Komandere Vamenli (şimdi Ortaköy/Vakfıkebir) , Komandere Raşi (şimdi Rıdvanlı/Vakfıkebir) , Komandere Kadahor (şimdi Akköy/Vakfıkebir) , Komandere Habel (şimdi Açıkalan/Vakfıkebir)  , Kumanovacık Yaylası(Espiye) , Kumanyurdu  Yaylası(Tirebolu) ,  Koman Deresi/Alucra , Koman Tepesi ve Koman Köyü   bunlardan bizim tespit edebildiklerimiz.
 
Bir de Kuman boylarının isimlerini taşıyan yer adları vardır. Bunlardan en belli başlı olanı  Curtan/Cordan/Jortan/Yortan boyundan isim alan yerleşmelerdir. Arhavi de ki  Curtan/Cordan köyü,Cordan Yaylaları ve Cordan Deresi , Çaykara ya bağlı Dağönü(Hanlut) köyünün  Cordanlı Mahallesi , Gezge (bu gün Gümüşhane/ Yağmurdere Bucağına bağlı Güngören )  köyünün arazisi içinde yer alan  ve şimdi mera olarak kullanılan   küçük bir vadi  Cordan tarlaları  adını taşır. Buraya bitişik olan Boğalı köyü ve bu köydeki Kubasar Tepesinden daha önce bahsetmiştik.Tapu Tahrir Defterlerinde  Yusufeli-Demirkent (Erkinis) Nahiyesinde Osmanlı fethi öncesi Cortan/Yortan Beğ’e ait mülklerden  bahsedilmekte ve bunların Timar sahiplerine gelir olarak verildiği kaydedilmektedir.
 
Kuman boy  ve oymak isimlerine sadece Doğu Karadeniz bölgesinde değil Kumanların yayıldığı  diğer coğrafyalarda da rastlanır. Bununla ilgili en ilginç örneği sanırım  önemli Kuman oymaklarından olan Curtan/Cortan/Jortan /Yortan boyu(185) ile ilgili verebiliriz. Fakat diğer Kuman boyları gibi Cordanlar da  yaşadıkları ülkelerde başka milletlerin arasına karışmış boy adlarını aile adı olarak günümüze kadar taşırken içine karıştıkları toplumların dilini ve dinini benimseyerek aralarında eriyip gitmiştir.
 
Cordanlar bu gün Gürcistan da Gürcü olarak bilinirler. Bu aile adını taşıyan birçok kişi gerek Krallık döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde Gürcistan yönetiminin üst sıralarında görev almıştır. Bu gün de Gürcistan yönetiminde bu adı taşıyan  bakan ya da üst seviyede yöneticiler mevcuttur. Cordanlara Acaristan da da  rastlayabiliriz ve onlar kendilerini Acara olarak bilirler ve Acara olduklarından kimsenin şüphesi yoktur. Biraz daha batıya gelirsek Arhavi bölgesinde Cordanlar karşımıza Laz olarak çıkarlar. Lazca konuşurlar ve Lazların Tarihi adlı kitapta adları Lazların birkaç asil  ailesinden biri olarak sıralanmıştır. Daha batıda Of  da ki  ve Araklı Yılldızlı  köylerindeki Cordanlar bu gün Türklüklerinden hiç şüphe duymazlar. Sürmene de Cordanoğullarının  yaşadığını gösteren birkaç küçük yer ismi var. Ama bu konuda en  önemli bulgu  Sürmene’nin  Gölonsairum (şimdi Soğuksu Mahallesi)  köyünden  1923 muhaceretinde Yunanistan’a göçen ailelerden bazılarını Cordanoğlu adını taşımasıdır. Bu ailelerin mensupları şimdi Yunanistan da yaşıyor ve atalarının Yunanistan dan gelip Doğu Karadeniz Bölgesinde koloniler kuran   Antik Yunan ırkından geldiklerine samimiyetle inandırılmışlar. Cordanlarla ilgili bir diğer haberi de Macar alimi Rasony’den alıyoruz. O Cordanların 1239-1241   göç ederek Macaristan  da yaşadığını(186) ve kendilerini Macar saydıklarını  kaydetmiş. Bu tespitler bize  sadece Kumanlarla ilgili bir yayılışın değil aynı zamanda dillerini ve kimliklerini kaybedişlerinin de bir özetini vermektedir
 
Cordanoğlu’ndan başka bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bölgede  en yaygın ve kalabalık olarak yerleşmiş  boy ve oymaklardan bazıları  Konguroğlu(187) ,  Şişmanoğlu(188) , Uzunoğlu(189) , Temurci/Demircioğlu , Durut/Türütoğlu(190) , Saral/Saralioğlu’dur(191). Bunlardan  Kuman oymağı olan  Kongur  ya da Konguroğulları ismini taşıyan ailelere Trabzon’un doğusunda denize dökülen Değirmenderesi vadisinde  de rastlıyoruz. Adını Türk kavimlerinde çok sevilen bir at rengi olan Doru,Kızılkahverengi   den alan Kongur adlı Kuman  oymağına ve bu oymağın adını taşıyan ailelere Macaristan’da da rastlıyoruz. Rasony   Kumanlara ait bilgileri verirken  Macaristan  Kartsag da Kongur adını taşıyan ailelerin  de  yaşadığını belirtir(192).
 
Bölgede yaygın olarak bulunan bir başka Kuman oymağı da Sarallardır. Diğer Kuman boyları gibi Sarallar da  bölgede  Artvin Rize ve Trabzon illerinde yaygın olarak  yerleşmişlerdir. Bu gün Of ilçe merkezi ile Solaklı deresi vadisinde ve Sürmene da  bu adı taşıyan birçok aile  yaşamaktadır. Bu ailelerden bazıları dedelerinin Sarı Ali adlı birisi olduğu için Saral adını aldıklarını zannederek Cumhuriyetten sonra soyadı olarak Sarılalioğlu soy adını almışlardır. Oysa kelimenin aslı Sarı + el / il dir. Saralların genelde sarışın oldukları bir gerçek ama bu ailede bir kaç kuşak öncesinde Sarı Ali lakaplı birisi yaşamış olsa da ailenin adının buradan gelmediği muhakkaktır. Tıpkı bir Akkoyunlu boyu olan Çakırlı boyunun adını taşıyanların bir kaç  kuşak önce yaşamış Çakıroğlu   Çakırağa ismini taşıyan  kişinin oğulları olmadığı gibi Sarallar da bir kaç kuşak önce yaşamış Sarı Ali’nin oğulları değil Saral boyuna mensup kişilerdi. Aynı şeyleri  bir diğer Akkoyunlu boyu olan Ustali/Ustacalu lar içinde  söyleyebiliriz. Onlar da bugün bazılarının zan ettikleri gibi Usta Ali’nin  soyundan gelenler değildir. Ustali(Anadolu da Ustacalı) adlı  bir  boyun mensubudurlar. İran’da .Doğu Anadolu bölgesinde ve   Doğu Karadeniz’in Rize Trabzon ve Giresun illerinde yaygın olarak yaşadıklarını bildiğimiz   bu  boyların mensuplarını  bir kişinin  torunları olarak düşünmek  çok yanlıştır. Bu boyların bu gün çok geniş bir coğrafyaya yayılışı tarihi bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bizim tespitlerimize göre Ardeşen/Işıklı Ortaalan köyü halkının tamamı Saral’dır ve Saral olduklarını bilirler.  Artvin Zeytinlik Bucağı Yukarı Maden (Yukarı Hod) köyünün güney doğusunda  de Saralet mezrası Manisa Gördes  de  Sarallar köyü vardır.
 
Şişmanoğlu’na yakılan  türküler ile Karadenizin dışında da ismi bilinen Şişmanoğulları Rize’den Samsun’a kadar bir sahada yayılmışlardır. Demircioğlu,Uzunoğlu,Durut/Türütoğulları da aynı bölgede  yayılan Kuman oymaklarıdır.. 
 
 Artvin Zeytinlik  Bucağına bağlı köylerde  Terteroğlu aile adı vardır. Aile  bu adı tıpkı Kuman Çarı I. Georg Terter (1281-1292)  ve II.Georg Terter 1321-1323) gibi isimlerini  Terter-aba  (Rus kaynaklarında Terterobicsi) adlı Kuman boyundan(193) almıştır. Bölgede Kuman boylarından ismini alan bir yerleşim yeri de Borçka ‘dır. Borçka ismini bir Kuman boyu olan Borçoğlu (Macar kaynaklarında Borçsol ,Rus kaynaklarında Burceviçi) den almaktadır(194).1227 de Macaristan/Kumanya’da  15.000 Kuman’ın  hükümdarları Borç ile birlikte vaftiz olduğunu biliyoruz(195). Lazika isminde olduğu gibi Borçka da ki “- ka”  eki  de Türkçe de ki “-cik” eki gibi küçüklük ifade eder.
 
Dağıstan ,Yukarı-Kür Çıldır ve Çoruk boylarında adına rastlanan Kuman  oymaklarından biride Kumar ya da Komar oymağıdır(196). Bölgemizde bulunan  Komarit (Komarlar anlamında ,şimdi Barış köyü/Of) , Komara (şimdi Yalıncak köyü/Trabzon)  köy isimleri bu oymağın bir kolunun da Trabzon bölgesinde yerleşmiş olduğunu  göstermektedir.
 
Bölgeye Kumanlar’dan yadigar kalan bir isim de Kemençe’dir. Kemençe Kumanlar da şahıs ismi olarak ta kullanılmıştır(197).1290 da Macar Kıralı IV.Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini  Kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında  Kemençe,Küçük Kemençe,Murzatar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe  kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe  çalıp oynanan oyunun adı da Horondur.Ayrıca Gagauzlardan  derlenmiş dil ve masal,bilmece vb gibi  halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman  Trabzon  bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür.Aynı şeyi  Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz. 
 
Kuman boylarının taşıdığı isimlerden başka Kumanların kullandığı şahıs   adları da hem yer , hem de   bölgede yaygın olarak kullanılan  kök aile ismi olarak  karşımıza çıkmaktadır. Sürmenenin Yağmurlu/Cimilit köyünde bir mahallenin adı da Kumbasar Mahallesidir. Bu mahallenin sakinleri 2-3 asır önce İkizdere ilçesine bağlı  Cimil köyünden gelmişlerdir. Ayrıca Maçka’daki İlaksa/İlaka (şimdi  Mataracı) , Akçaabat da ki  Cagera(şimdi Ağaçlı) , Araklı da ki Koloşa /Kologsa (şimdi Taşgeçit) , Of’da ki Balek(şimdi Kıyıcık),Balaban ,Trabzon da ki Kanlika (şimdi Bastaş),Yomra da ki Timurculu   köylerinin isimleri de Kuman menşelidir.
 
 
 
Of’un Gürpınar köyündeki Kumandaşlar da bölgede Kuman yerleşmesine işaret eden bir   aile adıdır. Buna ilave olarak Rasnonyi’nin  Macaristan da ki Kumanlarla ilgili bilgilerden derlediği Kuman   Özel Adları adlı sözlüğünde yer alan Kuman menşeli isimlerden  bölgemizde de yer yada aile adı olarak rastlanan  bazılarını da Ayaz/Ayazoğlu , Balaban/Balabanoğlu , Balta/Baltaoğlu , Barkan , Buğa/Boğalıoğlu , Çakan , Çora , Kaba/Kabaoğlu , Kaban/Gabanlar , Kaçmaz , Kara , Karaca , Karduman , Kepenek , Koç , Koçali/Koçalioğlu , Koçkar , Kolbas , Külünkoğlu , Tepret/Tepretoğlu , Tolun , Toruntay , Ulaş ,Yula olarak sıralayabiliriz.
 
Trabzon Krallığı  toprakları üzerinde İlhanlılara bağlı bazı gruplarda iskan etmiştir. Trabzon’a ait  Tapu Tahrir  Defterlerinde Rize’nin doğusuna düşen bölgede Moğol  boylarından Babik/Babuk Boyuna ait isim taşıyan Hıristiyan aileler kayıtlıdır. Bu kayıtlardan başka  Yorgi Babik adlı birisinin bölge halkından “Eskiden beri benim raiyyetim olarak bana vergi verirdiniz “ diyerek Osmanlı döneminde de  vergi toplamaya teşebbüs ettiği kayıtlıdır(198).Defterlerde Yorgi Babik  Trabzon Rum Krallığı döneminde Rize’nin doğusunda   bir bölgenin hakimi  olmasının yanı sıra   bölgede Babik adını taşıyan çok sayıda ailenin  yerleşmiştir . Bu aileler   bu  bölgeye İlhanlılara tabi Kıpçaklı  Atabek  Hıristiyan dinindeki  Büyük Beka’nın  Trabzon’a kızını verdikten(199) sonra Rize bölgesindeki   hakimiyeti  döneminde belki de  İlhanlıların  Anadolu Valisi Babukoğlu’nun isyanından sonra bölgeye yerleşmiş  olabilirler. Çünkü  Babukoğulları 14.yy da Anadolu’nun  tanınmış Moğol  boylarından biri idi. Babuk 1363-64 de Eretna oğlu Muhammed Beğ’e karşı  elde ettiği başarılardan sonra Kayseri  de bağımsızlığını ilan etmiş fakat iki yıl sonra  buyruğundaki Moğolların kendisine yüz çevirmesinden sora Sivas önlerinde  bozguna uğramıştı(200).
 
 Bakiyeleri Niğde civarında ve Karamanoğlu’nun hizmetinde görülen Babuk oğullarının   Rize  bölgesine yerleşen bölüğünün  Büyük Beka’nın Rize bölgesine hakimiyetinden sonra   yerleşmiş olması bize  daha mantıklı görülmektedir. Çünkü bu bölgeye yakın   Rize’nin Derepazarı ilçesinde bir Caklı (şimdi Çukurlu ) ve Çamlıhemşin İlçesinde Livikçakıslı (Güroluk) köyleri vardır .Bilindiği gibi Gürcü Kraliçesi  Thamar’a hizmet eden dedeleri Posof’ta  Cak /Çak kalesinde  oturdukları için Büyük Beka ve yerine geçerek Atabekliği yöneten varisleri Gürcü kaynaklarında Çaklı  olarak anılmıştır(201). Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra Osmanlı yönetimince de görev verilen  bu sülale Müslüman olmuştur. Bu gün bölgede Cak ya da Caklı soyadını taşıyan aileler  de  Ortodoks Kıpçak  Atabeği  Caklı Büyük Bekanın soyundandır. 
 
 Faruk  Sümer   Anadolu’da Moğollar adlı çalışmasında yaptığı bir değerlendirmede:” 14.yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yaşayan Moğollar menfaatlerini kuvvetli bir hükümdarın hizmetine girmekte görüyorlardı. Onları hükümdarlara bağlayan herhangi bir manevi değer yoktu. Epeyce kalabalık  nüfuslu ve çetin savaşçılar oldukları halde Eretna müstesna olmak üzere hiçbiri küçük bir beylik olsun kuramamıştır. Bu bakımdan Türkmenler onlardan ne kadar farklı idiler. Türkmenler de doyumluktan (ganimet) çok hoşlanmakla beraber,fırsat bulur bulmaz,bir bölge veya yörede bir devlet kurup,sonra yerleşik hayata geçiyorlardı” diye yazıyor(202). Önemli bir bölümü  Timur’un Anadolu seferinde Anadolu’dan alıp götürdüğü  Moğol (Kara Tatar)  bakiyelerinden   Babuklar’ın Doğu Karadeniz bölgesinde ki izlerine bu gün Çayeli- Kaptanpaşa’nın güney batısına düşen dağların adı ( Babik Dağları) ve iki  köy ismi (  Babik/ Çukurluhoca ve Babik /Tophane köyleri )  olarak da rastlıyoruz. 
 
Trabzon’un hemen güneyindeki tepelerde yer alan Karluk  ismini taşıyan köylerin varlığından hareketle  bölgede Karluk Türklerinin yerleştiğini belirtmiştik. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Karluklar 1227 yılında  Cengiz Han’ın  halefi Ögedey  Han’ın  Curmağun Noyan komutasında Ön Asya’ya  gönderdiği  bir ordu ile gelmişti. Teme çerisi denilen ve  açılan yerlere yerleşmek üzere aileleri ile birlikte gönderilen bu ordunun  dört Tümenden birinin Uygur,Karluk,Türkmen ve Küçeliler adlı Türk kavimleri ile Kaşgar bölgesinin Türkmenlerinden oluşuyordu(203). Trabzon bölgesine yerleşen Karluklar’ın  bu bölükten olması kuvvetle muhtemeldir.Burada adı geçeş Küçe ismine bölgede Giresun’a bağlı  Güce ilçesi,Bulancak da Küçedere,Yavuzkemal de Gücese (şimdi Pınarlar köyü) ve Kızıltaş köyüne bağlı Güci mahallesi şeklinde yer ismi olarak rastlıyoruz.
 
Bu bilgileri değerlendirerek Trabzon bölgesine Trabzon Rum Krallığı döneminde  gelen Kumanlardan başka İlhanlılar ve Trabzon Krallığı hudutlarında yaşayan Oğuz/Türkmenlerden de  göçmenlerin gelip yerleştiğini söyleyebiliriz. Zaten Trabzon  Krallığı tarihini incelediğimiz zaman Trabzonlu prenseslerin 11 tanesinin çevredeki Müslüman Türkmen Beyleri ile evlendiğini görürüz(204). Bunların  sadece 4 ü Bayburt’un Sinor köyü merkez olmak üzere   Aydıntepe/Hart’ın kuzeyindeki Kemer dağındaki Akkoyunlu köyü ve yaylasına  kadar olan bölgeye yayılmış iken  Doğu Anadolu da büyük bir imparatorluk kuran Akkoyunlu Türkmenlerin beyleri iledir.
 
Akkoyunluların Trabzon ile olan ilişkilerini(205) ve Trabzon bölgesinin etnik yapısına olan etkilerini iki döneme ayırmak zorundayız. İlk dönemdeki etkileri Bayburt bölgesinde yaşayan ve  Trabzon’un güneyindeki dağlarda yaylayan ve daha sonra Tüm Doğu Anadolu ile İran’ın ve Azarbaycan’ın bir bölümünü  kapsayan bir imparatorluk kuran Akkoyunlu beylerinin ve İmparatorluğunun Trabzon Krallığı olan ilişkilerin ile şekillenmiştir. İkinci dönem de olan etkileri ise Akkoyunlu devletinin Safeviler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra olan etkileridir ki bu dönemde Akkoyunlu bakiyeleri Yavuz Sultan Selim tarafından Trabzon Sancağı topraklarına yerleştirilmiş ve  günümüzde bölgede yaşayan  Türk-İslam  toplumunun  en önemli  unsurunu oluşturmuşlardır.
 
 Akkoyunlu  Beyleri  ile Trabzon Krallığı arasında birkaç nesil devam eden ilişkiler  yaygın  inanışın aksine  Trabzonlu bir prenses olan Thedora (Despina Khatun) ile  1458 de evlenmiş olan Akkoyunlu Padişahı  Uzunhasan’ın   Trabzon Krallığının  koruyucusu olarak Fatih’in karşısına çıkması  fakat  buna muvaffak  olamayarak Fatih’in Trabzon’u alması ile sonuçlanmamış, Uzun Hasan’ın Fetihten sonra Trabzon tahtına tekrar bir Komnenos Prensi geçirmek için Trabzon bölgesinde tertiplemeye çalıştığı  fakat Fatih tarafından izlenerek  bastırılan isyan ve bu olayla ilgileri tespit edildiği için fetihten sonra önce İstanbul’a oradan da Serez Sancağına gönderilmiş Komnenos ailesinin erkek  varislerinin önce hapsi  sonra da idamı ile noktalanmıştır. 
 
Uzun Hasan - Thedora Komnen ile evliliğinde çeyiz olarak  bu gün Sürmene ilçesine bağlı  Aşağı Çavuşlu köyünün sahil kesimindeki alanlar  verilmiş olup  fetih sonrasına ait  Tapu Tahrir defterlerinde yer alan kayıtlara göre bu yerde Pazar kurulmakta  idi(206). 
 
Trabzon Krallığı içindeki Türk unsurlarını incelemeye devam ettiğimiz zaman karşımıza çok enteresan bir isim daha çıkar. Bu da Trabzon Rum Krallığının son başbakanı  ( Grand Mezason)  olan   Altemur’dur(207). Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerindeki kayıtlardan Maçka bölgesinde toprakları bulunduğunu ve   “.. Altemur nam kafir ki Teküri ile birlikte gitmiştir “ ifadesinden Fetihten sonra Kral Davidle birlikte İstanbul’a gönderildiğini  öğrendiğimiz Altemur’un   bir Türkmen beyinin Trabzonlu prensesten doğmuş ve Hıristiyan olmuş oğlu olduğu iddia edilir. Altemur’un Hıristiyan bir Türk olduğu tartışmasızdır. Fakat buradaki din değiştirme  haberini  tıpkı Trabzon Kralı IV.John’un evlendiği Müslüman Türk  Hatun’u ikna ederek yavaş yavaş kendi dinine döndürdüğü şeklindeki haber gibi ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira  Ortaçağ Ortodoks inancında  Müslümanlarla evlilik pek hoş bir şey değildi .Müslüman inancına sahip bir kimsenin dinini terk ederek Ortodoks Hıristiyan  inancına  dönmesi ise  Rumları çokça memnun eden bir durumdu.
 
Aynı dönemde Müslüman Türk Beylerle evlenmiş Trabzonlu Prenseslerin din konusunda hiç bir zorlama ile karşılaşmadıklarını , çoğu zaman dini inançlarını muhafaza ettiklerini görürüz. En son Uzun Hasan’ın karısı  Thedora Kommen’ın  (Despina Khatun) dinini muhafaza ettiğini Diyarbakır   sarayında Trabzon’dan  getirdiği Papazların da bulunduğu bir kilisede ibadetini sürdürdüğü,iki kızının Rumca konuştuğu  görürüz(208). Bazı çevrelerce bu gün yadırganabilecek olan bu durum Eski ve  Ortaçağda ki Türk geleneklerine uygundu. Ayrıca büyük Türk kağanlarının saraylarında her dinden insanın bulunduğu bunların birbirleri ile serbestçe tartışmalar yaptıkları meclislere bazen kağanlarında katıldığı,   yönetici ailenin  fertlerinin dini inançlarını seçmede serbest olduğu tarihçiler tarafından bilinen bir durumdur

Mehmet BİLGİN